<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[öğretmenler, 2010-2011, yazılı soruları, ders notları, performans görevi, proje görevi, yıllık planlar, etkinlikleri, tarih, ingilizce, matematik, fizik, kimya, biyoloji, beden eğitimi, görsel sanatlar, din kültürü, sbs, öğretmen , test, sınav sonucu, ales, yds, öğrenci, ders - Belirli Gün ve Haftalar ]]></title>
		<link>http://www.birikimbilgi.com/</link>
		<description><![CDATA[öğretmenler, 2010-2011, yazılı soruları, ders notları, performans görevi, proje görevi, yıllık planlar, etkinlikleri, tarih, ingilizce, matematik, fizik, kimya, biyoloji, beden eğitimi, görsel sanatlar, din kültürü, sbs, öğretmen , test, sınav sonucu, ales, yds, öğrenci, ders - http://www.birikimbilgi.com]]></description>
		<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[AHİLİK HAFTASI - Ekimin 2. pazartesi ile başlayan hafta]]></title>
			<link>http://www.birikimbilgi.com/ahilik_haftasi_ekimin_2_pazartesi_ile_baslayan_hafta__8965</link>
			<pubDate>Thu, 18 Feb 2010 01:11:53 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.birikimbilgi.com/ahilik_haftasi_ekimin_2_pazartesi_ile_baslayan_hafta__8965</guid>
			<description><![CDATA[AHİLİK HAFTASI - Ekimin 2. pazartesi ile başlayan hafta<br />
<br />
<br />
Cumhuriyetimizin kuruluşunun yetmiş sekiz, Osmanlı devletinin kuruluşunun yedi yüz ve Türklerin Anadolu'yu yurt edinmelerinin bininci yıl dönümünü kutladığımız bu yıllar bize Türk tarihinin en önemli kurumu olan Ahiliği hatırlatmaktadır.<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti 75 yıl önce Osmanlı'dan devir aldığı yönetimi, Osmanlı da 700 yıl önce Anadolu Selçuklu devletinden almıştı. Anadolu Selçuklu devleti de Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun bir parçası olarak bu topraklarda yaklaşık bin yıl önce kurulmuştu. Görüldüğü üzere 1000 yıldır Türkler Anadolu toprakları üzerinde yaşamaktadır.<br />
<br />
Türklerin tarihi aslında bin yıl ile sınırlı değildir. Bilinen en eski insanlık tarihine kadar uzanır. Oğuz Hanlığı, Uygur devleti, Göktürk devleti, Hun devleti M.Ö. 4000 yıldan beri, devletini ve kültürünü yaşatmaktadır. Dünyamızda bu süre içerisinde birçok devletler kurulmuş, kültürler yaşamış, bunlardan birçoğu yıkılmış ve kaybolmuşlardır. Türklerin altı binyıldır tarih sahnesinde oluşunun önemli bir sebebi kültür değerlerini korumalarından ileri gelir. Bu kültür değerlerinin özü Ahilik Kültürü biçimine dönüştüğü XI. yüzyıldan sonra yeni bir anlayışla devam eder.<br />
<br />
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bu konu üzerinde hassasiyetle durmuş ve Ahilik Vakfının tertip ettiği bir Şed Kuşanma töreninde Ahilikle ilgili veciz bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında, "...Bin seneye yakın bir zamandır Anadolu kıtasının sahipleriyiz. Bir büyük medeniyetimizin olduğunu bu medeniyetin birbirinden güzel, birbirini tesiri altında bırakmış hazinelerinin bulunduğunu biliyoruz. Öyle olmasa zaten bu kadar uzun süre bu kıtaya hâkim olunamazdı..." demiştir.<br />
<br />
Tarih boyunca Türkler daima iyiyi güzeli aramışlar ve bulduklarında da tereddüt etmeden almışlardır. Türklerin İslamiyet’e geçmeden önceki kültür değerleri bile bugün birçok ülkede görülememektedir. Tarihi araştırmalarda o dönemde insan haklarına saygı, kadının toplumdaki saygın yeri, misafirperverlik, bir tehlikeye karşı birlik oluşturmak, dayanışma, yardımlaşma gibi birçok insani değerlerin bugünkü tabiri ile evrensel değerlerin mevcut olduğunu görüyoruz.<br />
<br />
Türkler bu değerler ile mücehhez olarak çağın en yüksek medeniyetini kurmuşlardır. Dünyada pek çok dinler, inançlar ile karşılaşan Türkler bazılarını denemişler fakat kendilerine en uygun gelen İslam dinini kabul etmişlerdir. Bu dini seçerken hiçbir zorlama, hiçbir baskı yapılmamış kendi istekleri ile bu yüce dine geçmişlerdir.<br />
<br />
Ahilik tüm bu değerleri kaynaştıran ve hayata geçirilmesini sağlayan bir yeniliktir. Türklerin "Rönesans”ıdır.<br />
<br />
Ahilik anlayışı, toplumda yaşayan fertleri birbirine yaklaştırmak ve aralarında dayanışma kurulmasını sağlamaktır.<br />
<br />
Bir toplumda birlik ve dayanışmayı sağlayan en önemli unsur müşterek değerlerin korunması ile mümkündür. Türklerin Anadolu'da bin yıldan beri varlığını sürdürmelerindeki sır Ahilik anlayışı içerisinde bu değerlere saygı göstermeleridir.<br />
<br />
Bu anlayışa göre din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkese eşit muamele yapılmıştır. Bir toplumda sosyal tabakalaşma olabilir. Kimi zengin, kimi fakir olabilir; fakat ikisi arasındaki fark fazla olmamalıdır. Ahilik zenginliğe karşı değildir. Çalışmak ve üretmek, alın teri ile kazanmak Ahilikte bir ahlak kuralıdır. Bunun için herkesin mutlaka bir mesleği ve işi olmalıdır. Ahilik, halkın sırtından geçinenlere, bir köşeye çekilip miskin miskin oturanlara karşıdır.<br />
<br />
Ahilikte iş ve meslek ahlakı, kabul edilmesi mecburi kurallar haline gelmiştir. Kendinden önce başkalarını düşünmek ve kollamak, hak ettiğinden fazlasını istememek, kanaat ve tevazu ölçüleri içerisinde "hırs" ve "tama"dan uzaklaşmak, kendi yeteneğine uygun bir işle meşgul olmak, sanatını mutlaka bir 3 üstaddan öğrenmek ve birliğin, beraberliğin korunması için dayanışma içerisinde bulunmak ahiliğin mutlaka uyulması şart olan ahlak kaideleridir. Bu kaideler, Ahileri tekke ve türbelerde çöreklenerek, el açıp halkın kutsal duygularını sömürerek onların sırtından bedava geçinen asalak zümrelerden ayıran farklardır. Ahiler yeniliğe açık insanlar olup, halka sanat, meslek ve genel bilgiler öğretmek için var güçleriyle çalışırlar.<br />
<br />
Bu bakımdan Ahiliğin eğitimcilere ışık tutacak önemli özellikleri vardır.<br />
Ahilik sisteminde, işyerinde çalışanlar ile çalıştıranlar arasında pek fark olmadığı gibi aralarında baba-oğul ilişkileri vardır. İşyeri aynı zamanda sanatın ve ahlakın öğretildiği bir okuldur. Burada üretilen mal, belli bir ihtiyacı karşılayacak şekilde kusursuz ve tam olarak üretilir. Emeğin karşılığı çalışanının alın teri kurumadan ödenir. İşyerlerinde çalışan ve çalıştıranlar dayanışma içerisindedir. Bu uygulama emek ve sermaye'nin barışık olduğu bir model oluşturur.<br />
<br />
Günümüzde toplam kalite, müşteri beklentileri, tüketici korunması, standart üretim gibi kavramların önemi yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. Bugün kaliteli üretim için başvurulan ve Toplam Kalite Yönetimi dediğimiz tedbirlerle tüketicinin daha ucuz, daha kaliteli mal alma imkânı doğmuştur. Ahilik sisteminde bir malın üretimden tüketicinin eline geçene kadar üretimin her safhası bütün çalışanların sorumluluğu altındadır. Çıraklar, kalfalar ve ustalar hep birlikte malın kalitesinden sorumludur. Ayrıca oto kontrol sistemi ile malın kalitesi sürekli denetlenir. Bugün de toplam kalite yönetimi kapsamında kalitede mükemmellik, verimlilik, hatasız üretim, kalite güvenliği, ülke ve uluslararası standartlara uyum, ISO 9001, tüketiciye cevap verme hattı, tüketici tatmini gibi konular henüz yeni yeni işyerlerinde gündeme gelmeye başlamıştır. Üretime katılan her kademedeki personelin eğitimi, işletme içi tüm personelden faydalanma, tam kapasite çalışma gibi tedbirler yanında işyerinde her türlü üretim ve hizmetlerden işyeri çalışanları sorumlu 4 tutulmaktadır.<br />
<br />
Ahilik düşüncesinin kurduğu Ahi Birlikleri'ni batıdaki ve doğudaki benzer teşkilatlardan ayıran özellik, din adamlarının da devlet adamlarının da Ahiler üzerinde herhangi bir etkisinin olmayışıdır. Bunun sonucu olarak Ahilik sivil toplum kuruluşlarının en eski bir modelidir. Ahiler, daima toplum yararına hizmet yapmışlardır.<br />
<br />
Bugün görülen bazı sivil toplum kuruluşları gibi halkı bölmemişler, halka ve topluma zararlı faaliyetlerde bulunarak, yalnız kendi üyelerinin menfaatini korumamışlardır. Bugün sivil toplum kavramı, demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul edilmekte ve resmi otoritenin karşıtı bir örgütlenme olarak algılanmaktadır. Devlete karşı gelmek, devletin kurumlarını tahrip edenlerden yana gözükmek, sırf demokrat gözükmek için bu kurumlara destek vermek Ahiliğe ters düşer.<br />
<br />
Devlet olmaz ise sivil toplum kuruluşunun da olamayacağını bilmemek en büyük cehalettir. Sivil toplum kuruluşlarının görevi halkın ihtiyacı ve mutluluğu için devletle beraber devlete yol gösterici olmaktır.<br />
Ahilerin kendi üyeleri ile devlet ve toplumdaki fertler arasındaki ilişkilerde daima "demokratik ve laik" anlayış hâkim olmuştur. Ahiler seçmede, seçilmede ve idarede tamamen demokratik bir sistem içinde yaşarlardı. Keyfilik, şahsi ihtiras ve emellere kesinlikle yer verilmezdi. Teşkilatın hak ve adalet ölçülerine riayet ederek toplumda saygın bir yer kazandıkları ve topluma hizmette kusur etmedikleri, devletle halk arasındaki koordinasyonu sağladıkları için, Ahi başkanı devlet başkanının ayağına gitmemiş, devlet başkanı Ahinin ayağına gelmiştir.<br />
<br />
Fransa'da, otoriter yapıyı yumuşatmak ve yönetimle vatandaş arasındaki ilişkileri iyileştirmek üzere on beş yıl önce kurulan "Ombudsmanlık" kurumu Avrupa Birliği anlaşmasında ele alınmıştır. Topluluk üyesi ülke vatandaşlarının yeni sisteme entegrasyonunda otorite ile halk arasında doğacak anlaşmazlıklarda arabulucu rolü oynamak, ortaklık kurumları arasında güven ilişkilerini güçlendirmek, ayrıca vatandaşın şikâyetlerini 5 kabul ederek ortaklık kurumlarının demokratik işlemesini sağlamak amacı ile "Avrupa Ombudsmanı" kurulmuştur.<br />
<br />
Bu kurum aslında 1809 yılında yöneticiler ve yargıçlar hakkında yasal soruşturma yapmak üzere İsveç'te kurulan Ombudsmanlık kurumunun bir devamıdır. Dünyamızda yaklaşık yüz yıl önce kurulan ve Avrupa Birliği'ne örnek bir kurum olarak yaşatılan, bizim de belki her şeyde olduğu gibi kötü bir taktikçilikle Avrupa'da var diye hemen bu senenin başında ithal ettiğimiz bu kurumun daha orijinalinin yeni yüz yıl önceki Ahilik sisteminde mevcut olduğunu bilmiyoruz.<br />
<br />
Almanya'nın kalkınmasında, Sanayi üretim birliklerinin önemli rolü olduğu, bu birliklerin eğitim ve teknik eğitime büyük önem vermelerinden, araştırmalarla elde edilen buluşların üretime uygulanmasından, bankaların bütün kaynakların sanayi emrine verilmesi ve devletin, yönetici yüksek memurlarının bu birlikleri desteklemesi sayesinde Ortaçağ geriliğinden kurtularak kısa zamanda büyük ve zengin bir ülke haline geldiği bilinmektedir. Benzer uygulama Osmanlı'daki Ahi Üretim Birlikleri'ndeki eğitim sistemine, orta sandıklarını sanayi emrinde kredi kuruluşu olarak hizmet verilmesine benzemektedir. Nitekim Almanya'ya Sanayi Birliklerini tetkik için giden bir heyetimizin Alman kalkınmasının sırrının ne olduğuna dair sorusuna bir yetkilinin cevabı "Siz buraya boşuna gelmişsiniz. Eğer dört yüz yıl önceki Osmanlı'daki Ahi Üretim Birliklerini incelemiş olsaydınız, bizim nasıl kalkındığımızı öğrenirdiniz." olmuştur.<br />
<br />
Gazeteci Yazar Hasan Pulur'un 21.08.1992 tarihinde Olaylar ve İnsanlar köşesinde "Almanların mesleki eğitim sistemlerine yüzyıl önce, Osmanlı'daki Ahilik sistemini örnek aldıklarını" yazmıştır.<br />
Japon sanayileşmesi, vazife şuur'u ve iş ahlakının samurayların geleneksel değerleri ve Konfüçyüs’ün felsefesine dayandırılması sonucu elde edilen başarılarla gerçekleşmiştir.<br />
<br />
Japon Sanayi Birlikleri, Alman Sanayi Grupları Birlikleri'nin sistemini alarak kendi gelenekleri ile birleştirmek suretiyle kalkınmışlardır. Aynen Alman Sanayi Birlikleri'nde 6 olduğu gibi gençleri sıkı bir iş disiplini ve güçlü bir ahlak eğitim vererek yetiştirmişlerdir.<br />
<br />
Japonya'da işçi işveren arasındaki münasebetler aynı ailenin iki ferdi arasındaki münasebete benzer. Birbirine saygılı ve dayanışma içerisindedirler. İşyerinde tam dürüstlük, ahlaklılık ve özveri ile çalışmak her Japon gencinin ideali olmuştur. Ülkesi için çalışmayı her şeyin üstünde gören bu zihniyet Japon kalkınmasının en önemli dinamiği olmuştur. Bu bilgiler ışığında Japonların kalkınmasında, Ahiliğin temel kaidelerini oluşturan benzer değerler etkili olmuştur diyebiliriz.<br />
<br />
Ülkemizde yeni yeni kurumsallaşan Rekabet Kurulu, Patent Enstitüsü, Kosgeb, Reklâm Kurulu yanında Ticaret ve Sanayi Odaları, İşçi ve İşveren Sendikaları, Kooperatifler, Esnaf Odaları, Belediye, Bağ-Kur gibi sosyal hizmet veren kurumlar Ahilik sisteminden günümüze yansıyan kuruluşlardır.<br />
<br />
2000'li yılları yaşadığımız şu günlerde, Ahiliğin ahlak ve çalışmaya ait prensipleri kısaca Ahilik felsefesi, dünyamızda ilerleyen toplumların modeli olacaktır. Bu görüş bir kehanet değildir. Bugün nasıl ki kalkınmış birçok ülkede Ahilik prensiplerinin izlerini görüyorsak, yarın da ilerlemiş toplumların yükselmesinde Ahilik ilkelerinin, önemli rol oynadığı görülecektir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[AHİLİK HAFTASI - Ekimin 2. pazartesi ile başlayan hafta<br />
<br />
<br />
Cumhuriyetimizin kuruluşunun yetmiş sekiz, Osmanlı devletinin kuruluşunun yedi yüz ve Türklerin Anadolu'yu yurt edinmelerinin bininci yıl dönümünü kutladığımız bu yıllar bize Türk tarihinin en önemli kurumu olan Ahiliği hatırlatmaktadır.<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti 75 yıl önce Osmanlı'dan devir aldığı yönetimi, Osmanlı da 700 yıl önce Anadolu Selçuklu devletinden almıştı. Anadolu Selçuklu devleti de Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun bir parçası olarak bu topraklarda yaklaşık bin yıl önce kurulmuştu. Görüldüğü üzere 1000 yıldır Türkler Anadolu toprakları üzerinde yaşamaktadır.<br />
<br />
Türklerin tarihi aslında bin yıl ile sınırlı değildir. Bilinen en eski insanlık tarihine kadar uzanır. Oğuz Hanlığı, Uygur devleti, Göktürk devleti, Hun devleti M.Ö. 4000 yıldan beri, devletini ve kültürünü yaşatmaktadır. Dünyamızda bu süre içerisinde birçok devletler kurulmuş, kültürler yaşamış, bunlardan birçoğu yıkılmış ve kaybolmuşlardır. Türklerin altı binyıldır tarih sahnesinde oluşunun önemli bir sebebi kültür değerlerini korumalarından ileri gelir. Bu kültür değerlerinin özü Ahilik Kültürü biçimine dönüştüğü XI. yüzyıldan sonra yeni bir anlayışla devam eder.<br />
<br />
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bu konu üzerinde hassasiyetle durmuş ve Ahilik Vakfının tertip ettiği bir Şed Kuşanma töreninde Ahilikle ilgili veciz bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında, "...Bin seneye yakın bir zamandır Anadolu kıtasının sahipleriyiz. Bir büyük medeniyetimizin olduğunu bu medeniyetin birbirinden güzel, birbirini tesiri altında bırakmış hazinelerinin bulunduğunu biliyoruz. Öyle olmasa zaten bu kadar uzun süre bu kıtaya hâkim olunamazdı..." demiştir.<br />
<br />
Tarih boyunca Türkler daima iyiyi güzeli aramışlar ve bulduklarında da tereddüt etmeden almışlardır. Türklerin İslamiyet’e geçmeden önceki kültür değerleri bile bugün birçok ülkede görülememektedir. Tarihi araştırmalarda o dönemde insan haklarına saygı, kadının toplumdaki saygın yeri, misafirperverlik, bir tehlikeye karşı birlik oluşturmak, dayanışma, yardımlaşma gibi birçok insani değerlerin bugünkü tabiri ile evrensel değerlerin mevcut olduğunu görüyoruz.<br />
<br />
Türkler bu değerler ile mücehhez olarak çağın en yüksek medeniyetini kurmuşlardır. Dünyada pek çok dinler, inançlar ile karşılaşan Türkler bazılarını denemişler fakat kendilerine en uygun gelen İslam dinini kabul etmişlerdir. Bu dini seçerken hiçbir zorlama, hiçbir baskı yapılmamış kendi istekleri ile bu yüce dine geçmişlerdir.<br />
<br />
Ahilik tüm bu değerleri kaynaştıran ve hayata geçirilmesini sağlayan bir yeniliktir. Türklerin "Rönesans”ıdır.<br />
<br />
Ahilik anlayışı, toplumda yaşayan fertleri birbirine yaklaştırmak ve aralarında dayanışma kurulmasını sağlamaktır.<br />
<br />
Bir toplumda birlik ve dayanışmayı sağlayan en önemli unsur müşterek değerlerin korunması ile mümkündür. Türklerin Anadolu'da bin yıldan beri varlığını sürdürmelerindeki sır Ahilik anlayışı içerisinde bu değerlere saygı göstermeleridir.<br />
<br />
Bu anlayışa göre din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkese eşit muamele yapılmıştır. Bir toplumda sosyal tabakalaşma olabilir. Kimi zengin, kimi fakir olabilir; fakat ikisi arasındaki fark fazla olmamalıdır. Ahilik zenginliğe karşı değildir. Çalışmak ve üretmek, alın teri ile kazanmak Ahilikte bir ahlak kuralıdır. Bunun için herkesin mutlaka bir mesleği ve işi olmalıdır. Ahilik, halkın sırtından geçinenlere, bir köşeye çekilip miskin miskin oturanlara karşıdır.<br />
<br />
Ahilikte iş ve meslek ahlakı, kabul edilmesi mecburi kurallar haline gelmiştir. Kendinden önce başkalarını düşünmek ve kollamak, hak ettiğinden fazlasını istememek, kanaat ve tevazu ölçüleri içerisinde "hırs" ve "tama"dan uzaklaşmak, kendi yeteneğine uygun bir işle meşgul olmak, sanatını mutlaka bir 3 üstaddan öğrenmek ve birliğin, beraberliğin korunması için dayanışma içerisinde bulunmak ahiliğin mutlaka uyulması şart olan ahlak kaideleridir. Bu kaideler, Ahileri tekke ve türbelerde çöreklenerek, el açıp halkın kutsal duygularını sömürerek onların sırtından bedava geçinen asalak zümrelerden ayıran farklardır. Ahiler yeniliğe açık insanlar olup, halka sanat, meslek ve genel bilgiler öğretmek için var güçleriyle çalışırlar.<br />
<br />
Bu bakımdan Ahiliğin eğitimcilere ışık tutacak önemli özellikleri vardır.<br />
Ahilik sisteminde, işyerinde çalışanlar ile çalıştıranlar arasında pek fark olmadığı gibi aralarında baba-oğul ilişkileri vardır. İşyeri aynı zamanda sanatın ve ahlakın öğretildiği bir okuldur. Burada üretilen mal, belli bir ihtiyacı karşılayacak şekilde kusursuz ve tam olarak üretilir. Emeğin karşılığı çalışanının alın teri kurumadan ödenir. İşyerlerinde çalışan ve çalıştıranlar dayanışma içerisindedir. Bu uygulama emek ve sermaye'nin barışık olduğu bir model oluşturur.<br />
<br />
Günümüzde toplam kalite, müşteri beklentileri, tüketici korunması, standart üretim gibi kavramların önemi yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. Bugün kaliteli üretim için başvurulan ve Toplam Kalite Yönetimi dediğimiz tedbirlerle tüketicinin daha ucuz, daha kaliteli mal alma imkânı doğmuştur. Ahilik sisteminde bir malın üretimden tüketicinin eline geçene kadar üretimin her safhası bütün çalışanların sorumluluğu altındadır. Çıraklar, kalfalar ve ustalar hep birlikte malın kalitesinden sorumludur. Ayrıca oto kontrol sistemi ile malın kalitesi sürekli denetlenir. Bugün de toplam kalite yönetimi kapsamında kalitede mükemmellik, verimlilik, hatasız üretim, kalite güvenliği, ülke ve uluslararası standartlara uyum, ISO 9001, tüketiciye cevap verme hattı, tüketici tatmini gibi konular henüz yeni yeni işyerlerinde gündeme gelmeye başlamıştır. Üretime katılan her kademedeki personelin eğitimi, işletme içi tüm personelden faydalanma, tam kapasite çalışma gibi tedbirler yanında işyerinde her türlü üretim ve hizmetlerden işyeri çalışanları sorumlu 4 tutulmaktadır.<br />
<br />
Ahilik düşüncesinin kurduğu Ahi Birlikleri'ni batıdaki ve doğudaki benzer teşkilatlardan ayıran özellik, din adamlarının da devlet adamlarının da Ahiler üzerinde herhangi bir etkisinin olmayışıdır. Bunun sonucu olarak Ahilik sivil toplum kuruluşlarının en eski bir modelidir. Ahiler, daima toplum yararına hizmet yapmışlardır.<br />
<br />
Bugün görülen bazı sivil toplum kuruluşları gibi halkı bölmemişler, halka ve topluma zararlı faaliyetlerde bulunarak, yalnız kendi üyelerinin menfaatini korumamışlardır. Bugün sivil toplum kavramı, demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul edilmekte ve resmi otoritenin karşıtı bir örgütlenme olarak algılanmaktadır. Devlete karşı gelmek, devletin kurumlarını tahrip edenlerden yana gözükmek, sırf demokrat gözükmek için bu kurumlara destek vermek Ahiliğe ters düşer.<br />
<br />
Devlet olmaz ise sivil toplum kuruluşunun da olamayacağını bilmemek en büyük cehalettir. Sivil toplum kuruluşlarının görevi halkın ihtiyacı ve mutluluğu için devletle beraber devlete yol gösterici olmaktır.<br />
Ahilerin kendi üyeleri ile devlet ve toplumdaki fertler arasındaki ilişkilerde daima "demokratik ve laik" anlayış hâkim olmuştur. Ahiler seçmede, seçilmede ve idarede tamamen demokratik bir sistem içinde yaşarlardı. Keyfilik, şahsi ihtiras ve emellere kesinlikle yer verilmezdi. Teşkilatın hak ve adalet ölçülerine riayet ederek toplumda saygın bir yer kazandıkları ve topluma hizmette kusur etmedikleri, devletle halk arasındaki koordinasyonu sağladıkları için, Ahi başkanı devlet başkanının ayağına gitmemiş, devlet başkanı Ahinin ayağına gelmiştir.<br />
<br />
Fransa'da, otoriter yapıyı yumuşatmak ve yönetimle vatandaş arasındaki ilişkileri iyileştirmek üzere on beş yıl önce kurulan "Ombudsmanlık" kurumu Avrupa Birliği anlaşmasında ele alınmıştır. Topluluk üyesi ülke vatandaşlarının yeni sisteme entegrasyonunda otorite ile halk arasında doğacak anlaşmazlıklarda arabulucu rolü oynamak, ortaklık kurumları arasında güven ilişkilerini güçlendirmek, ayrıca vatandaşın şikâyetlerini 5 kabul ederek ortaklık kurumlarının demokratik işlemesini sağlamak amacı ile "Avrupa Ombudsmanı" kurulmuştur.<br />
<br />
Bu kurum aslında 1809 yılında yöneticiler ve yargıçlar hakkında yasal soruşturma yapmak üzere İsveç'te kurulan Ombudsmanlık kurumunun bir devamıdır. Dünyamızda yaklaşık yüz yıl önce kurulan ve Avrupa Birliği'ne örnek bir kurum olarak yaşatılan, bizim de belki her şeyde olduğu gibi kötü bir taktikçilikle Avrupa'da var diye hemen bu senenin başında ithal ettiğimiz bu kurumun daha orijinalinin yeni yüz yıl önceki Ahilik sisteminde mevcut olduğunu bilmiyoruz.<br />
<br />
Almanya'nın kalkınmasında, Sanayi üretim birliklerinin önemli rolü olduğu, bu birliklerin eğitim ve teknik eğitime büyük önem vermelerinden, araştırmalarla elde edilen buluşların üretime uygulanmasından, bankaların bütün kaynakların sanayi emrine verilmesi ve devletin, yönetici yüksek memurlarının bu birlikleri desteklemesi sayesinde Ortaçağ geriliğinden kurtularak kısa zamanda büyük ve zengin bir ülke haline geldiği bilinmektedir. Benzer uygulama Osmanlı'daki Ahi Üretim Birlikleri'ndeki eğitim sistemine, orta sandıklarını sanayi emrinde kredi kuruluşu olarak hizmet verilmesine benzemektedir. Nitekim Almanya'ya Sanayi Birliklerini tetkik için giden bir heyetimizin Alman kalkınmasının sırrının ne olduğuna dair sorusuna bir yetkilinin cevabı "Siz buraya boşuna gelmişsiniz. Eğer dört yüz yıl önceki Osmanlı'daki Ahi Üretim Birliklerini incelemiş olsaydınız, bizim nasıl kalkındığımızı öğrenirdiniz." olmuştur.<br />
<br />
Gazeteci Yazar Hasan Pulur'un 21.08.1992 tarihinde Olaylar ve İnsanlar köşesinde "Almanların mesleki eğitim sistemlerine yüzyıl önce, Osmanlı'daki Ahilik sistemini örnek aldıklarını" yazmıştır.<br />
Japon sanayileşmesi, vazife şuur'u ve iş ahlakının samurayların geleneksel değerleri ve Konfüçyüs’ün felsefesine dayandırılması sonucu elde edilen başarılarla gerçekleşmiştir.<br />
<br />
Japon Sanayi Birlikleri, Alman Sanayi Grupları Birlikleri'nin sistemini alarak kendi gelenekleri ile birleştirmek suretiyle kalkınmışlardır. Aynen Alman Sanayi Birlikleri'nde 6 olduğu gibi gençleri sıkı bir iş disiplini ve güçlü bir ahlak eğitim vererek yetiştirmişlerdir.<br />
<br />
Japonya'da işçi işveren arasındaki münasebetler aynı ailenin iki ferdi arasındaki münasebete benzer. Birbirine saygılı ve dayanışma içerisindedirler. İşyerinde tam dürüstlük, ahlaklılık ve özveri ile çalışmak her Japon gencinin ideali olmuştur. Ülkesi için çalışmayı her şeyin üstünde gören bu zihniyet Japon kalkınmasının en önemli dinamiği olmuştur. Bu bilgiler ışığında Japonların kalkınmasında, Ahiliğin temel kaidelerini oluşturan benzer değerler etkili olmuştur diyebiliriz.<br />
<br />
Ülkemizde yeni yeni kurumsallaşan Rekabet Kurulu, Patent Enstitüsü, Kosgeb, Reklâm Kurulu yanında Ticaret ve Sanayi Odaları, İşçi ve İşveren Sendikaları, Kooperatifler, Esnaf Odaları, Belediye, Bağ-Kur gibi sosyal hizmet veren kurumlar Ahilik sisteminden günümüze yansıyan kuruluşlardır.<br />
<br />
2000'li yılları yaşadığımız şu günlerde, Ahiliğin ahlak ve çalışmaya ait prensipleri kısaca Ahilik felsefesi, dünyamızda ilerleyen toplumların modeli olacaktır. Bu görüş bir kehanet değildir. Bugün nasıl ki kalkınmış birçok ülkede Ahilik prensiplerinin izlerini görüyorsak, yarın da ilerlemiş toplumların yükselmesinde Ahilik ilkelerinin, önemli rol oynadığı görülecektir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk ün Ankaraya gelişi]]></title>
			<link>http://www.birikimbilgi.com/ataturk_un_ankaraya_gelisi__8964</link>
			<pubDate>Thu, 18 Feb 2010 01:10:33 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.birikimbilgi.com/ataturk_un_ankaraya_gelisi__8964</guid>
			<description><![CDATA[ATATÜRK'ÜN ANKARAYA GELİŞİ<br />
<br />
<br />
Birinci Dünya Savaşı sonunda yurdumuz yenilmiş sayıldı. Düşmanlar dört bir yandan vatanımıza saldırdılar. Sevr Antlaşmasına göre yurdumuzun düşmanlar tarafından bölünmesi kararlaştırıldı.<br />
<br />
Urfa, Antep, Maraş, Adana, Antalya ve Osmanlı Devleti’nin merkezi İstanbul işgal edildi. Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e girdiler.<br />
<br />
Yurdumuzu bu durumdan kurtarmak ve halkla el ele vermek için, Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanan Atatürk, 12 Haziran 1919’da Amasya’ya geldi. Burada alınan kararlar 22 Haziran 1919’da Amasya Genelgesi olarak yayınlandı.<br />
<br />
Daha sonra Erzurum’a geçen Atatürk, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresini, 4 Eylül 1919’da da Sivas Kongresini topladı. Bu kongrelerde milli iradeye dayalı hükümet kurulması ilk hedef olarak belirlendi. Tüm illere telgraflar çekilerek halkın kendi adına karar verecek temsilcileri seçmesi istendi. Seçilen temsilcilerin toplanacağı bir yer gerekliydi. Ankaralılar Atatürk’ü ve temsil heyetine seçilenleri Ankara’ya davet ettiler.<br />
<br />
Atatürk Kurtuluş Savaşı’nın en iyi Ankara’dan yönetileceği inancındaydı. Yurdumuzun tam ortasında ve cephelere de eşit uzaklıktaydı. Tüm illerde haberleşme ve ulaşım olanağı yoktu. Bu düşüncelerle Atatürk ve temsil heyetinin üyeleri 27 Aralık 1919’da saat 14.00’de Dikmen sırtlarından Ankara’ya geldi.<br />
<br />
Ankara ve çevresinin tüm halkı, Atatürk’ü ve temsil heyeti üyelerini büyük sevgi ve sevinç gösterileri ile karşıladılar.davullar çalındı, oyunlar oynandı, seğmenler gösteriler yaptı.<br />
<br />
Bu karşılama Ata’yı çok duygulandırmış, tüm karşılayanlara teşekkür ederek içinde bulunduğumuz durumu, bundan nasıl kurtulacağımızı belirten bir konuşma yapmıştı.<br />
<br />
Atatürk’ün Ankara’ya gelişi, Kurtuluş Savaşı dönemindeki en önemli olaylardan biridir. Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu Türk ordusunun kurulup hazırlanması çalışmaları Ankara’da yapıldı. Ankara milli mücadelenin merkezi haline geldi. Kısaca Ankara o günlerde başkentlik görevini üstlenmiş oluyordu.<br />
<br />
Her 27 Aralık günü Ankaralılar için bayram gibidir. At sırtındaki seğmenler gösteriler yaparlar. Şehir baştan başa bayraklarla süslenir. Atatürk koşusu yapılır. Okullarda törenler yapılır. Şehirde çeşitli şenlikler yapan halk bu mutlu günü sevgi ve coşku ile kutlar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATATÜRK'ÜN ANKARAYA GELİŞİ<br />
<br />
<br />
Birinci Dünya Savaşı sonunda yurdumuz yenilmiş sayıldı. Düşmanlar dört bir yandan vatanımıza saldırdılar. Sevr Antlaşmasına göre yurdumuzun düşmanlar tarafından bölünmesi kararlaştırıldı.<br />
<br />
Urfa, Antep, Maraş, Adana, Antalya ve Osmanlı Devleti’nin merkezi İstanbul işgal edildi. Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e girdiler.<br />
<br />
Yurdumuzu bu durumdan kurtarmak ve halkla el ele vermek için, Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanan Atatürk, 12 Haziran 1919’da Amasya’ya geldi. Burada alınan kararlar 22 Haziran 1919’da Amasya Genelgesi olarak yayınlandı.<br />
<br />
Daha sonra Erzurum’a geçen Atatürk, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresini, 4 Eylül 1919’da da Sivas Kongresini topladı. Bu kongrelerde milli iradeye dayalı hükümet kurulması ilk hedef olarak belirlendi. Tüm illere telgraflar çekilerek halkın kendi adına karar verecek temsilcileri seçmesi istendi. Seçilen temsilcilerin toplanacağı bir yer gerekliydi. Ankaralılar Atatürk’ü ve temsil heyetine seçilenleri Ankara’ya davet ettiler.<br />
<br />
Atatürk Kurtuluş Savaşı’nın en iyi Ankara’dan yönetileceği inancındaydı. Yurdumuzun tam ortasında ve cephelere de eşit uzaklıktaydı. Tüm illerde haberleşme ve ulaşım olanağı yoktu. Bu düşüncelerle Atatürk ve temsil heyetinin üyeleri 27 Aralık 1919’da saat 14.00’de Dikmen sırtlarından Ankara’ya geldi.<br />
<br />
Ankara ve çevresinin tüm halkı, Atatürk’ü ve temsil heyeti üyelerini büyük sevgi ve sevinç gösterileri ile karşıladılar.davullar çalındı, oyunlar oynandı, seğmenler gösteriler yaptı.<br />
<br />
Bu karşılama Ata’yı çok duygulandırmış, tüm karşılayanlara teşekkür ederek içinde bulunduğumuz durumu, bundan nasıl kurtulacağımızı belirten bir konuşma yapmıştı.<br />
<br />
Atatürk’ün Ankara’ya gelişi, Kurtuluş Savaşı dönemindeki en önemli olaylardan biridir. Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu Türk ordusunun kurulup hazırlanması çalışmaları Ankara’da yapıldı. Ankara milli mücadelenin merkezi haline geldi. Kısaca Ankara o günlerde başkentlik görevini üstlenmiş oluyordu.<br />
<br />
Her 27 Aralık günü Ankaralılar için bayram gibidir. At sırtındaki seğmenler gösteriler yaparlar. Şehir baştan başa bayraklarla süslenir. Atatürk koşusu yapılır. Okullarda törenler yapılır. Şehirde çeşitli şenlikler yapan halk bu mutlu günü sevgi ve coşku ile kutlar.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Öğretmenler Günü ile ilgili Güzel Sözler]]></title>
			<link>http://www.birikimbilgi.com/ogretmenler_gunu_ile_ilgili_guzel_sozler</link>
			<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 10:26:19 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.birikimbilgi.com/ogretmenler_gunu_ile_ilgili_guzel_sozler</guid>
			<description><![CDATA[Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakar muallim ve mürebbilerini sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve muhterem unsurlarıdır. (Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bur millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.<br />
(Hz. Ali)<br />
<br />
***<br />
<br />
Yeryüzünde öğretmenlikten daha şerefli bir meslek tanımıyorum.<br />
(Diyojen)<br />
<br />
***<br />
<br />
Dünyada her şeye değer biçilebilir, ama öğretmenin eserine değer biçilemez. Çünkü, onun eseri her şeydir ve hem de hiçbir şeydir.<br />
(Socrates)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
En önemli ve feyizli görevlerimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu suretler olur.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, köleliğe, yoksulluğa düşüren de eğitimdir.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Yeter derecede eğitime sahip olmalısın ki, çevrende insanları gereğinden büyük görmeyesin; fakat bilgeliği sağlayacak kadar da eğitimin olmalı ki, onları küçük görmeyesin.<br />
(M.L. BOREN)<br />
<br />
***<br />
<br />
Heykeltıraş mermere ne ise; öğretmen de çocuğa odur.<br />
(Addison)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmen ve ağaç ürünlerinden belli olur.<br />
(Ukrayna Atasözü)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğrencilerine okuma isteği aşılamayan bir öğretmen havada soğuk demir dövüyor demektir.<br />
(H. Mann)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ülkemizi gerçek hedefe, gerçek mutluluğa kavuşturmak için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanımızı kurtaran asker ordusu, diğeri ulusumuzun geleceğini yoğuran irfan (bilim, kültür) ordusudur.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmenlik mesleklerin en az kazanç getireni, fakat insanı en çok ödüllendirenidir.<br />
(H.V. Dyke)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmen nasılsa sınıf da öyledir.<br />
(Alman Atasözü)<br />
<br />
***<br />
<br />
Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Dünyanın her yerinde öğretmenler toplumun en özverili ve en saygıdeğer öğeleridir.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınızın kazandığı için yol açtı.Gerçek zaferi siz,öğretmenler kazanacaksınız. Bunu başaracağınızdan kuşkum yoktur. Sarsılmaz bir inançla ben ve arkadaşlarım sizi gözeteceğiz... Sizin karşılaştığınız tüm engelleri kıracağız.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Bir topluluk ulus olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır. Onlardır ki,toplumun gerçek bir ulus haline getirirler.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmenlik Tanrı sanatıdır.<br />
(Hz.Ali)<br />
<br />
***<br />
<br />
Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın (kültürün) müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik (uygulama) mevkiine konduğu vakit Türk milleti yükselecektir. (Atatürk)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakar muallim ve mürebbilerini sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve muhterem unsurlarıdır. (Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bur millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.<br />
(Hz. Ali)<br />
<br />
***<br />
<br />
Yeryüzünde öğretmenlikten daha şerefli bir meslek tanımıyorum.<br />
(Diyojen)<br />
<br />
***<br />
<br />
Dünyada her şeye değer biçilebilir, ama öğretmenin eserine değer biçilemez. Çünkü, onun eseri her şeydir ve hem de hiçbir şeydir.<br />
(Socrates)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
En önemli ve feyizli görevlerimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu suretler olur.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, köleliğe, yoksulluğa düşüren de eğitimdir.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Yeter derecede eğitime sahip olmalısın ki, çevrende insanları gereğinden büyük görmeyesin; fakat bilgeliği sağlayacak kadar da eğitimin olmalı ki, onları küçük görmeyesin.<br />
(M.L. BOREN)<br />
<br />
***<br />
<br />
Heykeltıraş mermere ne ise; öğretmen de çocuğa odur.<br />
(Addison)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmen ve ağaç ürünlerinden belli olur.<br />
(Ukrayna Atasözü)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğrencilerine okuma isteği aşılamayan bir öğretmen havada soğuk demir dövüyor demektir.<br />
(H. Mann)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ülkemizi gerçek hedefe, gerçek mutluluğa kavuşturmak için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanımızı kurtaran asker ordusu, diğeri ulusumuzun geleceğini yoğuran irfan (bilim, kültür) ordusudur.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmenlik mesleklerin en az kazanç getireni, fakat insanı en çok ödüllendirenidir.<br />
(H.V. Dyke)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmen nasılsa sınıf da öyledir.<br />
(Alman Atasözü)<br />
<br />
***<br />
<br />
Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Dünyanın her yerinde öğretmenler toplumun en özverili ve en saygıdeğer öğeleridir.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınızın kazandığı için yol açtı.Gerçek zaferi siz,öğretmenler kazanacaksınız. Bunu başaracağınızdan kuşkum yoktur. Sarsılmaz bir inançla ben ve arkadaşlarım sizi gözeteceğiz... Sizin karşılaştığınız tüm engelleri kıracağız.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Bir topluluk ulus olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır. Onlardır ki,toplumun gerçek bir ulus haline getirirler.<br />
(Atatürk)<br />
<br />
***<br />
<br />
Öğretmenlik Tanrı sanatıdır.<br />
(Hz.Ali)<br />
<br />
***<br />
<br />
Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın (kültürün) müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik (uygulama) mevkiine konduğu vakit Türk milleti yükselecektir. (Atatürk)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Anneler Günü  Arşivim...]]></title>
			<link>http://www.birikimbilgi.com/anneler_gunu_arsivim</link>
			<pubDate>Fri, 24 Apr 2009 20:13:37 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.birikimbilgi.com/anneler_gunu_arsivim</guid>
			<description><![CDATA[Şarkı Notaları, midi, mp3 ve altyapılarından oluşan arşivim...Arşivin oluşmasnda emeği geçen herkese teşekkürler.<br />
<br />
<font color="#7d0313">Üye olmayan ziyaretçilerin bu linki görme yetkileri yoktur. Forumumuzdan daha kaliteli hizmet alabilmek ve bu linki görebilmek için lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>buraya tıklayarak</strong></a> ücretsiz üye olunuz.</font>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Şarkı Notaları, midi, mp3 ve altyapılarından oluşan arşivim...Arşivin oluşmasnda emeği geçen herkese teşekkürler.<br />
<br />
<font color="#7d0313">Üye olmayan ziyaretçilerin bu linki görme yetkileri yoktur. Forumumuzdan daha kaliteli hizmet alabilmek ve bu linki görebilmek için lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>buraya tıklayarak</strong></a> ücretsiz üye olunuz.</font>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[23 Nisan ve Önemi]]></title>
			<link>http://www.birikimbilgi.com/23_nisan_ve_onemi</link>
			<pubDate>Sun, 19 Apr 2009 21:40:03 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.birikimbilgi.com/23_nisan_ve_onemi</guid>
			<description><![CDATA[23 NİSAN VE ÖNEMİ<br />
<br />
<br />
<font color="#7d0313">Üye olmayan ziyaretçilerin bu linki görme yetkileri yoktur. Forumumuzdan daha kaliteli hizmet alabilmek ve bu linki görebilmek için lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>buraya tıklayarak</strong></a> ücretsiz üye olunuz.</font>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[23 NİSAN VE ÖNEMİ<br />
<br />
<br />
<font color="#7d0313">Üye olmayan ziyaretçilerin bu linki görme yetkileri yoktur. Forumumuzdan daha kaliteli hizmet alabilmek ve bu linki görebilmek için lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>buraya tıklayarak</strong></a> ücretsiz üye olunuz.</font>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk ve Çocuk]]></title>
			<link>http://www.birikimbilgi.com/ataturk_ve_cocuk</link>
			<pubDate>Sun, 19 Apr 2009 21:28:39 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.birikimbilgi.com/ataturk_ve_cocuk</guid>
			<description><![CDATA[ATATÜRK VE ÇOCUK <br />
<br />
<font color="#7d0313">Üye olmayan ziyaretçilerin bu linki görme yetkileri yoktur. Forumumuzdan daha kaliteli hizmet alabilmek ve bu linki görebilmek için lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>buraya tıklayarak</strong></a> ücretsiz üye olunuz.</font>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATATÜRK VE ÇOCUK <br />
<br />
<font color="#7d0313">Üye olmayan ziyaretçilerin bu linki görme yetkileri yoktur. Forumumuzdan daha kaliteli hizmet alabilmek ve bu linki görebilmek için lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>buraya tıklayarak</strong></a> ücretsiz üye olunuz.</font>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[Susamyağı<br />
Susam yağının en büyük özelliği vitaminler, mineraller, antioksidanlar ve lesitin açısından çok zengin olması... Özellikle E, A ve B kompleks vitaminleri içerir. Mineral olarak demir ve kalsiyumca zengindir. Sesamol, besamolin ve sesamin antioksidanları da yer alır. İçerdiği Omega 9 oranı ve antioksidanlar nedeniyle ısıya, tere ve ışığa karşı dayanıklıdır. Cilde sürülmesinden sonra güneş ışığı altında uzun süre bozulmadan kalabilir. İçindeki doğal lesitin ve antioksidan maddeler yağın derinlere kadar emilmesini sağlar. Böylece cildin yaşlanmasını engellenir.<br />
<br />
Muhtelif cilt sorunlarının yanı sıra, mantar enfeksiyonlarını da engeller. Saç ve tırnak için de etkilidir. Doğrudan saç diplerine ve tırnaklara tatbik edilebilir. Saçlar bu yolla güçlenir ve beslenir. Özellikle kepekli ve mantar enfeksiyonlu saçlara çok iyi gelir. İçindeki kalsiyum dolayısıyla, vitamin eksikliği olan ve kırılan tırnakların dostudur. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Susamyağı<br />
Susam yağının en büyük özelliği vitaminler, mineraller, antioksidanlar ve lesitin açısından çok zengin olması... Özellikle E, A ve B kompleks vitaminleri içerir. Mineral olarak demir ve kalsiyumca zengindir. Sesamol, besamolin ve sesamin antioksidanları da yer alır. İçerdiği Omega 9 oranı ve antioksidanlar nedeniyle ısıya, tere ve ışığa karşı dayanıklıdır. Cilde sürülmesinden sonra güneş ışığı altında uzun süre bozulmadan kalabilir. İçindeki doğal lesitin ve antioksidan maddeler yağın derinlere kadar emilmesini sağlar. Böylece cildin yaşlanmasını engellenir.<br />
<br />
Muhtelif cilt sorunlarının yanı sıra, mantar enfeksiyonlarını da engeller. Saç ve tırnak için de etkilidir. Doğrudan saç diplerine ve tırnaklara tatbik edilebilir. Saçlar bu yolla güçlenir ve beslenir. Özellikle kepekli ve mantar enfeksiyonlu saçlara çok iyi gelir. İçindeki kalsiyum dolayısıyla, vitamin eksikliği olan ve kırılan tırnakların dostudur. ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[Ardıç Arasında Biten Budaklar<br />
<br />
Afyon/Dinar-Saffet Uysal-TRT<br />
<br />
Ardıç Arasında Biten Budaklar<br />
Honaz Kirazına Dönmüş Dudaklar (Aman Aman)<br />
<br />
Ünnedim Ayşa Diye Odayı Döşe Diye<br />
Ünnedim Fatma Diye Gaşını Çatma Diye<br />
Ünnedim Gülsüm Diye Sesime Gelsin Diye<br />
<br />
Keklik Godum Al Ardıcın Başına<br />
Gağrıla Gağrıla Öter Eşine (Aman Aman)<br />
<br />
Ünnedim Ayşa Diye Odayı Döşe Diye<br />
Ünnedim Fatma Diye Gaşını Çatma Diye<br />
Ünnedim Gülsüm Diye Sesime Gelsin Diye<br />
<br />
Teke Dağlarını Duman Bürüdü<br />
Üç Yüz Atlı Beşyüz Yaya Yürüdü (Aman Aman)<br />
<br />
Ünnedim Ayşa Diye Odayı Döşe Diye<br />
Ünnedim Fatma Diye Gaşını Çatma Diye<br />
Ünnedim Gülsüm Diye Sesime Gelsin Diye ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ardıç Arasında Biten Budaklar<br />
<br />
Afyon/Dinar-Saffet Uysal-TRT<br />
<br />
Ardıç Arasında Biten Budaklar<br />
Honaz Kirazına Dönmüş Dudaklar (Aman Aman)<br />
<br />
Ünnedim Ayşa Diye Odayı Döşe Diye<br />
Ünnedim Fatma Diye Gaşını Çatma Diye<br />
Ünnedim Gülsüm Diye Sesime Gelsin Diye<br />
<br />
Keklik Godum Al Ardıcın Başına<br />
Gağrıla Gağrıla Öter Eşine (Aman Aman)<br />
<br />
Ünnedim Ayşa Diye Odayı Döşe Diye<br />
Ünnedim Fatma Diye Gaşını Çatma Diye<br />
Ünnedim Gülsüm Diye Sesime Gelsin Diye<br />
<br />
Teke Dağlarını Duman Bürüdü<br />
Üç Yüz Atlı Beşyüz Yaya Yürüdü (Aman Aman)<br />
<br />
Ünnedim Ayşa Diye Odayı Döşe Diye<br />
Ünnedim Fatma Diye Gaşını Çatma Diye<br />
Ünnedim Gülsüm Diye Sesime Gelsin Diye ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[Ankara da Yedik Taze Meyvayı<br />
<br />
Orta Anadolu-Şemsi Yastıman-TRT<br />
<br />
Ankara da Yedik Taze Meyvayı<br />
Boşa Çiğnemişim Yalan Dünyayı<br />
Keskin den De Sildirmeyin Künyeyi<br />
Söyleyin Anama Anam Ağlasın<br />
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın<br />
<br />
Ankara yla Şu Keskin in Arası<br />
Arasına Kara Duman Durası<br />
Çok Doktorlar Gezdim Yokmuş Çaresi<br />
Söyleyin Anama Anam Ağlasın<br />
Babamın Oğlu Var Beni Neylesin<br />
<br />
Trene Bindim De Tren Salladı<br />
Zalim Doktor Ciğerimi Elledi<br />
İyi-olursun Dedi Geri Yolladı<br />
Söyleyin Anama Anam Ağlasın<br />
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın<br />
<br />
Mezarım Başında Kuşlar Ötüşür<br />
Benzim İçtim Ciğerlerim Tutuşur<br />
Ağlama Hatice, Sefer Yetişir<br />
Söyleyin Anneme Çalsın Nennimi<br />
Kim Alırsa Alsın Nazlı Gelini<br />
<br />
Binmiş Taksiye De Sefer Geliyor<br />
Annesinin Ciğerini Deliyor<br />
Gelin Hatice yi Eller Alıyor<br />
Söyleyin Anama Anam Ağlasın<br />
Gelin Hatice yi Kimler Eylesin<br />
<br />
Mezarımı Derin Kazın Dar Olsun<br />
Edirafıda Lale Sümbül Bağ Olsun<br />
Ben Ölüyom Ahbaplarım Sağ Olsun<br />
Söylen Kardaşıma Çalsın Sazımı<br />
Kadir Mevlam Böyle Yazmış Yazımı ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ankara da Yedik Taze Meyvayı<br />
<br />
Orta Anadolu-Şemsi Yastıman-TRT<br />
<br />
Ankara da Yedik Taze Meyvayı<br />
Boşa Çiğnemişim Yalan Dünyayı<br />
Keskin den De Sildirmeyin Künyeyi<br />
Söyleyin Anama Anam Ağlasın<br />
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın<br />
<br />
Ankara yla Şu Keskin in Arası<br />
Arasına Kara Duman Durası<br />
Çok Doktorlar Gezdim Yokmuş Çaresi<br />
Söyleyin Anama Anam Ağlasın<br />
Babamın Oğlu Var Beni Neylesin<br />
<br />
Trene Bindim De Tren Salladı<br />
Zalim Doktor Ciğerimi Elledi<br />
İyi-olursun Dedi Geri Yolladı<br />
Söyleyin Anama Anam Ağlasın<br />
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın<br />
<br />
Mezarım Başında Kuşlar Ötüşür<br />
Benzim İçtim Ciğerlerim Tutuşur<br />
Ağlama Hatice, Sefer Yetişir<br />
Söyleyin Anneme Çalsın Nennimi<br />
Kim Alırsa Alsın Nazlı Gelini<br />
<br />
Binmiş Taksiye De Sefer Geliyor<br />
Annesinin Ciğerini Deliyor<br />
Gelin Hatice yi Eller Alıyor<br />
Söyleyin Anama Anam Ağlasın<br />
Gelin Hatice yi Kimler Eylesin<br />
<br />
Mezarımı Derin Kazın Dar Olsun<br />
Edirafıda Lale Sümbül Bağ Olsun<br />
Ben Ölüyom Ahbaplarım Sağ Olsun<br />
Söylen Kardaşıma Çalsın Sazımı<br />
Kadir Mevlam Böyle Yazmış Yazımı ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[[size=15&#93;[color=red&#93;Musammat  <br />
[/color&#93;[/size&#93;<br />
·  Ayrı bir nazım biçimi olmamakla birlikte gazeil ve bazı kasidelere uygulanan bir tekniktir, Bendlerden kurulu nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa, muaşşer, terbi, tahmis, taşdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taşir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır. İlk bende geçen dize ya da beyitlerin, öbür bendlerin sonunda aynen yinelenmesiyle düzenlenen musammatlara mütekerrir musammat denir. İlk benddeki dize ya da beyitlerin, öbür öbür bendlerin sonundaki dize ve beyitlerle yalnızca uyak bakımından uyuşması durumunda musammat müzdevic musammat adını alır.<br />
<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[[size=15][color=red]Musammat  <br />
[/color][/size]<br />
·  Ayrı bir nazım biçimi olmamakla birlikte gazeil ve bazı kasidelere uygulanan bir tekniktir, Bendlerden kurulu nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa, muaşşer, terbi, tahmis, taşdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taşir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır. İlk bende geçen dize ya da beyitlerin, öbür bendlerin sonunda aynen yinelenmesiyle düzenlenen musammatlara mütekerrir musammat denir. İlk benddeki dize ya da beyitlerin, öbür öbür bendlerin sonundaki dize ve beyitlerle yalnızca uyak bakımından uyuşması durumunda musammat müzdevic musammat adını alır.<br />
<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çanakkale Şiirleri]]></title>
			<link>http://www.birikimbilgi.com/canakkale_siirleri__5762</link>
			<pubDate>Sun, 11 May 2008 22:20:37 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.birikimbilgi.com/canakkale_siirleri__5762</guid>
			<description><![CDATA[Çanakkale'de Ruhlar<br />
<br />
Gurbette geçen yolculuğum üç aya vardı<br />
Etrafımı çepeçevre saran sanki duvardı<br />
Olmuştu büyük, süslü şehirler bana zindan<br />
Dünyayı gözüm görmedi yurt hastalığından.<br />
<br />
Döndüm; bu yeşil tablo uzaklarda belirdi:<br />
Bir gün vapur aheste Çanakkale ye girdi.<br />
Tuttum, ona hürmet ederek şapkamı elde:<br />
Durmuştu o kaç devlete; gaziydi bu beldeâ?¦<br />
<br />
Türk bayrağının ufkuma ilk doğduğu gündü:<br />
Maydos ta ateş külleri halinde göründü.<br />
Ben sarhoş olurken Boğaz ın manzarasından, <br />
Bir abide yükseldi ağaçlar arasından.<br />
<br />
Baktım, bu, şehitlikte dikilmiş bir anıttı;<br />
Daldımâ?¦ Bu anıt neş emi bir anda dağıttı:<br />
Vaktiyle bu yerlerde ölen gençleri andım,<br />
Dağlandı içim, ben de bakarken yaralandım.<br />
<br />
Akşamdı. Sararken eriyen dağları sisler, <br />
Sandım geliyor eski siperlerden akisler, <br />
Canlandı savaş, kan dolu bir perde çekildi.<br />
Birden o şehit ruhları karşımda dikildi.<br />
<br />
Karşımda dirilmiş, dile gelmiş gibi durdu.<br />
Hiç ummadığım bir nefer isyanla kudurdu:<br />
- Ben evde ölenlerle bugün bir mi tutuldum?<br />
- Ben yurt için öldüm, niye erken unutuldum?<br />
<br />
Haklıydı. Ararken utanıp kaçmaya bir yer,<br />
Tutmuştu elimden beni bir koç yiğit asker:<br />
- Git annemi gör, sor ki perişan mı oğulsuz,<br />
- Git, koyma hiç olmazsa onun sırtını çulsuz.<br />
- Ver, Tanrı için yoksula bir lokmacık ekmek,<br />
- Aç karnına güçtür bu kadar mihneti çekmekâ?¦<br />
<br />
Yaşlar akadursun bu şikayetle gözümden,<br />
Bir genç adam yaklaştı: Vurulmuştu yüzünden,<br />
Delmişti temiz alnını kurşunâ?¦ Yere çöktü,<br />
Kanlar sızıyorken yarasından, derdini döktü:<br />
<br />
- Hiç yoktu sebepâ?¦ Cenge sürenler bizi kimdir?<br />
- Köylerde kalan bir çocuğum var, ki yetimdirâ?¦<br />
- Parçaydı canımdan, iki yıllık güneşimdi,<br />
- Git bakâ?¦ O şehit oğlu sürünmekte mi şimdi?<br />
<br />
Kalbim eriyip düştü gözümden iki damla,<br />
Ben hasbıhal ettim daha dertli bir adamla, meyus dedi:<br />
- Jandarmayı buldum düğünümde,<br />
- Gittim o sabah askere en zevkli günümde.<br />
- Bir haftada bahtım beni Kumkale ye attı,<br />
- Ettikti hücum; dört bir yanı süngü kuşattı,<br />
- Dul kaldı karım böyleâ?¦ Unutmam onu asla..<br />
<br />
Ruhlar çekilip gitti; içim doldu bu yasla,<br />
Yattım, gece rüyada fakat mahşeri gördüm,<br />
Bir harbe sebepsiz atılan Enver i gördüm;<br />
Baktım ki, azaplar çekerek kıvranıyordu,<br />
Etrafını sarmıştı alevler, yanıyorduâ?¦<br />
<br />
Necdet RÜŞDÜ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Çanakkale'de Ruhlar<br />
<br />
Gurbette geçen yolculuğum üç aya vardı<br />
Etrafımı çepeçevre saran sanki duvardı<br />
Olmuştu büyük, süslü şehirler bana zindan<br />
Dünyayı gözüm görmedi yurt hastalığından.<br />
<br />
Döndüm; bu yeşil tablo uzaklarda belirdi:<br />
Bir gün vapur aheste Çanakkale ye girdi.<br />
Tuttum, ona hürmet ederek şapkamı elde:<br />
Durmuştu o kaç devlete; gaziydi bu beldeâ?¦<br />
<br />
Türk bayrağının ufkuma ilk doğduğu gündü:<br />
Maydos ta ateş külleri halinde göründü.<br />
Ben sarhoş olurken Boğaz ın manzarasından, <br />
Bir abide yükseldi ağaçlar arasından.<br />
<br />
Baktım, bu, şehitlikte dikilmiş bir anıttı;<br />
Daldımâ?¦ Bu anıt neş emi bir anda dağıttı:<br />
Vaktiyle bu yerlerde ölen gençleri andım,<br />
Dağlandı içim, ben de bakarken yaralandım.<br />
<br />
Akşamdı. Sararken eriyen dağları sisler, <br />
Sandım geliyor eski siperlerden akisler, <br />
Canlandı savaş, kan dolu bir perde çekildi.<br />
Birden o şehit ruhları karşımda dikildi.<br />
<br />
Karşımda dirilmiş, dile gelmiş gibi durdu.<br />
Hiç ummadığım bir nefer isyanla kudurdu:<br />
- Ben evde ölenlerle bugün bir mi tutuldum?<br />
- Ben yurt için öldüm, niye erken unutuldum?<br />
<br />
Haklıydı. Ararken utanıp kaçmaya bir yer,<br />
Tutmuştu elimden beni bir koç yiğit asker:<br />
- Git annemi gör, sor ki perişan mı oğulsuz,<br />
- Git, koyma hiç olmazsa onun sırtını çulsuz.<br />
- Ver, Tanrı için yoksula bir lokmacık ekmek,<br />
- Aç karnına güçtür bu kadar mihneti çekmekâ?¦<br />
<br />
Yaşlar akadursun bu şikayetle gözümden,<br />
Bir genç adam yaklaştı: Vurulmuştu yüzünden,<br />
Delmişti temiz alnını kurşunâ?¦ Yere çöktü,<br />
Kanlar sızıyorken yarasından, derdini döktü:<br />
<br />
- Hiç yoktu sebepâ?¦ Cenge sürenler bizi kimdir?<br />
- Köylerde kalan bir çocuğum var, ki yetimdirâ?¦<br />
- Parçaydı canımdan, iki yıllık güneşimdi,<br />
- Git bakâ?¦ O şehit oğlu sürünmekte mi şimdi?<br />
<br />
Kalbim eriyip düştü gözümden iki damla,<br />
Ben hasbıhal ettim daha dertli bir adamla, meyus dedi:<br />
- Jandarmayı buldum düğünümde,<br />
- Gittim o sabah askere en zevkli günümde.<br />
- Bir haftada bahtım beni Kumkale ye attı,<br />
- Ettikti hücum; dört bir yanı süngü kuşattı,<br />
- Dul kaldı karım böyleâ?¦ Unutmam onu asla..<br />
<br />
Ruhlar çekilip gitti; içim doldu bu yasla,<br />
Yattım, gece rüyada fakat mahşeri gördüm,<br />
Bir harbe sebepsiz atılan Enver i gördüm;<br />
Baktım ki, azaplar çekerek kıvranıyordu,<br />
Etrafını sarmıştı alevler, yanıyorduâ?¦<br />
<br />
Necdet RÜŞDÜ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[Merhaba Arkadaşlar.Ben site de aktif olarak rol almak isterim.Hem yöneicilik deneyimimi hem de sınıf öğretmenliği deneyimimi herkesle paylaşmak isterim.paylaşımlar bütün arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Merhaba Arkadaşlar.Ben site de aktif olarak rol almak isterim.Hem yöneicilik deneyimimi hem de sınıf öğretmenliği deneyimimi herkesle paylaşmak isterim.paylaşımlar bütün arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU VE MEDRESELERİN KALDIRILMASI<br />
<br />
   Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde, diğer kurumlar gibi eğitim kurumları da büyük bir çöküntü içinde idi. Osmanlı Devleti'ndeki eğitim kurumları olan medreseler, Kuruluş ve Yükseliş dönemlerinde gerek eğitim kadrosu, gerekse programları bakımından çok ileri bir seviyedeydi.<br />
Fakat 17. yüzyıldan itibaren, devletin diğer kurumlarındaki gerilemeye paralel olarak eğitim kurumları da geriledi.<br />
<br />
   Devletin yıkılışını önlemek amacıyla yapılmaya başlanan yenilikler çerçevesinde, eğitim kurumları da yeniden düzenlendi. 18. yüzyılın sonlarında ordunun subay, teknik eleman ve doktor ihtiyacını karşılamak üzere, çağın gereklerine uygun okulların açılmasına başlandı. Tanzimat Dönemi'nde, askerî okullardan başka, Avrupa'dakilere benzer modern eğitim kurumları açıldı. Medrese ve modern devlet okulları dışında, kendi dillerinde eğitim yapan azınlık ve yabancı okulları da vardı. Bu okullarda okutulan farklı dersler sebebiyle ayrı duygu ve düşünce, değişik kültür ve davranışa sahip insanlar yetişti. Bu uygulama, ülkede millî kültürün gelişmesine büyük ölçüde engel olmaktaydı. Bu sebeple millî bir kültür oluşturulamıyordu.<br />
<br />
   Kurtuluş Savaşı'nın amacı millî birliğin sağlanması ve çağdaşlaşma olduğu için, Osmanlı eğitim sistemi devam ettirilemezdi. Daha Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal, eğitim konusunda da çalışmalara başlamıştı. 16 Temmuz 1921'de yaptığı bir konuşmada millî kültürün önemi ve gerekliliğinden bahsederek, eğitim ve kültür konusundaki bölünmüşlüğün kaldırılmasını savundu. Osmanlı Devleti'nde var olan, mektep-medrese ayrımının kaldırılacağını söyledi. Eğitimin yaygınlaştırılarak bilgisizliğin yok edilmesi gerektiğini vurguladı.<br />
<br />
   Büyük zaferden sonra çağdaş bir eğitim sisteminin kurulması için düşündüklerini uygulamaya koydu. Bu amaçla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 3 Mart 1924'te Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu kabul edildi. Bu kanunla, medreseler kaldırıldı ve Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içindeki bütün okullar, Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. Böylece eğitim kurumlarının bir çatı altında toplanması ve eğitimin millî bir nitelik kazanması sağlandı.<br />
<br />
   2 Mart 1926'da maarif teşkilâtı hakkındaki kanun kabul edildi. Bu kanunla lâik eğitime uygun, ilk ve ortaöğretim programlan belirlendi. Eğitim hizmetleri, modern bir hâle getirildi. Bundan sonra millî ve lâik eğitimi yaygınlaştırmak için, hızla ilkokullar, ortaokullar, liseler ve yüksek okullar açıldı. Bunların yanı sıra meslek okulları da açıldı. İlkokul zorunlu hâle getirildi.<br />
<br />
   Eğitim ve öğretimde çağdaş ülkeler seviyesine çıkmak için yeni programlar geliştirildi. Atatürk, Türkiye'de millî eğitimin kuruculuğunu da yapmış oldu.<br />
<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU VE MEDRESELERİN KALDIRILMASI<br />
<br />
   Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde, diğer kurumlar gibi eğitim kurumları da büyük bir çöküntü içinde idi. Osmanlı Devleti'ndeki eğitim kurumları olan medreseler, Kuruluş ve Yükseliş dönemlerinde gerek eğitim kadrosu, gerekse programları bakımından çok ileri bir seviyedeydi.<br />
Fakat 17. yüzyıldan itibaren, devletin diğer kurumlarındaki gerilemeye paralel olarak eğitim kurumları da geriledi.<br />
<br />
   Devletin yıkılışını önlemek amacıyla yapılmaya başlanan yenilikler çerçevesinde, eğitim kurumları da yeniden düzenlendi. 18. yüzyılın sonlarında ordunun subay, teknik eleman ve doktor ihtiyacını karşılamak üzere, çağın gereklerine uygun okulların açılmasına başlandı. Tanzimat Dönemi'nde, askerî okullardan başka, Avrupa'dakilere benzer modern eğitim kurumları açıldı. Medrese ve modern devlet okulları dışında, kendi dillerinde eğitim yapan azınlık ve yabancı okulları da vardı. Bu okullarda okutulan farklı dersler sebebiyle ayrı duygu ve düşünce, değişik kültür ve davranışa sahip insanlar yetişti. Bu uygulama, ülkede millî kültürün gelişmesine büyük ölçüde engel olmaktaydı. Bu sebeple millî bir kültür oluşturulamıyordu.<br />
<br />
   Kurtuluş Savaşı'nın amacı millî birliğin sağlanması ve çağdaşlaşma olduğu için, Osmanlı eğitim sistemi devam ettirilemezdi. Daha Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal, eğitim konusunda da çalışmalara başlamıştı. 16 Temmuz 1921'de yaptığı bir konuşmada millî kültürün önemi ve gerekliliğinden bahsederek, eğitim ve kültür konusundaki bölünmüşlüğün kaldırılmasını savundu. Osmanlı Devleti'nde var olan, mektep-medrese ayrımının kaldırılacağını söyledi. Eğitimin yaygınlaştırılarak bilgisizliğin yok edilmesi gerektiğini vurguladı.<br />
<br />
   Büyük zaferden sonra çağdaş bir eğitim sisteminin kurulması için düşündüklerini uygulamaya koydu. Bu amaçla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 3 Mart 1924'te Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu kabul edildi. Bu kanunla, medreseler kaldırıldı ve Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içindeki bütün okullar, Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. Böylece eğitim kurumlarının bir çatı altında toplanması ve eğitimin millî bir nitelik kazanması sağlandı.<br />
<br />
   2 Mart 1926'da maarif teşkilâtı hakkındaki kanun kabul edildi. Bu kanunla lâik eğitime uygun, ilk ve ortaöğretim programlan belirlendi. Eğitim hizmetleri, modern bir hâle getirildi. Bundan sonra millî ve lâik eğitimi yaygınlaştırmak için, hızla ilkokullar, ortaokullar, liseler ve yüksek okullar açıldı. Bunların yanı sıra meslek okulları da açıldı. İlkokul zorunlu hâle getirildi.<br />
<br />
   Eğitim ve öğretimde çağdaş ülkeler seviyesine çıkmak için yeni programlar geliştirildi. Atatürk, Türkiye'de millî eğitimin kuruculuğunu da yapmış oldu.<br />
<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN SİVİL HAYATI<br />
<br />
<br />
   Askerlikten istifasını takiben Erzurumluların isteği üzerine Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin Heyet-i Faale başkanlığına getirildi. Cemiyet, o günlerde daha evvelce alınan bir karar gereğince doğu illerini kapsayan bir kongrenin hazırlıkları içinde idi. Mustafa Kemal'in Heyet-i Faale reisi olarak bu kongreye iştiraki mümkündü; fakat o, bu kongreye özellikle Erzurum'dan üye olarak iştirak etmek istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelce seçilmişti; ama buna da bir çözüm bulundu. Erzurum'un iki değerli evlâdı, Kâzım Yurdalan ve Cevat Dursunoğlu Erzurum üyeliğinden istifa etmek suretiyle yerlerini Mustafa Kemal ve Rauf Bey'e bıraktılar. Bu suretle Mustafa Kemal Paşa'nın kongreye girişi meşruluk kazandı.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi, 23 Temmuz 1919'da tek katlı bir ilkokul salonunda 62 delegenin iştirakiyle toplanmıştı. Kongre bir kurucu meclis gibi çalışarak 14 gün devam etti ve 7 Ağustos 1919 da çalışmalarına son verdi. Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış, delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonra başkanlık seçimine geçilmişti. Yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi.<br />
Millî Mücadele'ye bayrak olan bir kongrenin Erzurum'da toplanışı bir tesadüfün eseri değildi; Mondros Mütarekesi'nden sonra müdafaa şuurunun en keskin bir şekilde meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi. Zira Mütareke hükümlerine göre asırlarca şehit kanıyla sulanmış Erzurum topraklarını da içine almak üzere bir Ermenistan kurulması isteniyordu. Bu durum, bölgedeki millî birlik ve mukavemet şuurunu daha da bileyledi. Keza Kongre'ye Doğu Karadeniz il ve kasabalarını temsil etmek üzere 17 delege ile iştirak eden Trabzon'da da Pontus tehlikesi vardı. Bölge Rumları, Mondros Mütarekesi'nden faydalanarak Doğu Karadenız şehirlerini kapsayacak bir Pontus Rum Devleti kurma hayali içindeydiler. Bu bakımdan Doğu Anadolu şehirleri ile tehlike müşterekti.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi güç şartlar altında toplanıyordu. Çünkü Kongre üyelerinin vilâyetlerce gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin Kongre'ye gönderilmesinde büyük güçlükler çıkarılıyordu. Mülkî âmirlerin büyük kısmı, İstanbul Hükûmeti'nin baskısı ile delegeleri korkutuyorlar, yola çıkmalarını engelliyorlar, hatta bazı vilâyetler kesin olarak delege göndermemekte direniyorlardı. Elâzığ, Diyarbakır ve Mardin illerinden seçilen üyeler valilik baskısı sebebiyle yola çıkmaktan alıkonulmuşlar, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edememişlerdi. Bu sebeple Kongre'nin toplanabilmesi için Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin gayretleri yanında Mustafa Kemal Paşa tarafından da ciddî teşebbüslerde bulunmak icap etti. Vilâyetlerin herbirine açık telgraflar gönderilmekle beraber, bir taraftan da şifre telgraflarla valilere, komutanlara gerektiği şekilde tebligatta bulunuldu.<br />
Nihayet yeteri kadar temsilci getirtilip Kongre'yi toplamaya muvaffak olundu.<br />
<br />
   İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleştirilen Erzurum Kongresi, Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti'nin müştereken hazırladığı bir Kongre idi. O günkü mülkî taksimatta Trabzon'un kapsadığı Doğu Karadeniz il ve ilçelerinden 17, Erzurum un kapsadığı il ve ilçelerden 25, Sivas'ın kapsadığı il ve ilçelerden 14, Bitlis'ten 4 ve Van'dan 2 delegenin iştiraki ile toplam 62 üye ile toplanmıştı. Bugünkü idarî taksimat gözönüne alındığı takdirde 30'a yakın Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz illerini ve bunların ilçelerini kapsamaktadır.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi'nin toplanışı ve çalışmalarına başlamasıyla İstanbul da Saray ve Hükûmet tarafından, Anadolu'da yükselen bu kurtuluş sesini boğmak için yoğun bir faaliyet başladı. Ajanslarla Mustafa Kemal'in devlete başkaldıran bir asi olduğu, Erzurum Kongresi'nin kanunsuz toplandığı ilân edildi. Mustafa Kemal Paşa'yı tutuklamak için her türlü tedbire başvuruldu. İstanbul Hükûmeti, Erzurum Kongresi'nin dağılmasını, Kongre ye katılanların yakalanarak İstanbul Divan-ı Harbine sevklerini emretti ise de millet fertlerini saran o zamanki millî hava içinde hiçbir makam bu emri yerine getirmeye teşebbüs edemedi.<br />
<br />
   İşte bu derece güç şartlar içinde gerçek bir vatan aşkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Türk Kurtuluş Savaşı' nın ilk temelleri bu Kongre'de atılmış, alınan tarihî kararlar Millî Mücadele'nin temel kurallarını oluşturmuştu.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:<br />
   1- Doğu illeri ile Trabzon ve Canik sancağı hiçbir sebep ve bahane ile Osmanlı topluluğundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür.<br />
Bu demekti ki ne doğu illeri Ermenistan sevdasıyla, ne Karadeniz illeri Pontus hulyasıyla anavatandan ayrılamayacaktır. Bu karar, vatanı ve milleti bölmek isteyenlere karşı ilk esaslı ihtardı.<br />
   2- Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.<br />
Bu madde ile milletin, her türlü işgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettiği, birlik halinde direneceği bildiriliyordu. Vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahale, karşılıksız kalmayacaktı. Millet işgal ve istilâyı birlik halinde püskürtmeye kararlıydı.<br />
   3- Vatanın ve istiklâlin muhafaza ve teminine İstanbul Hükûmeti muktedir olamadığı takdirde, gayeyi temin için Anadolu'da geçici bir hükûmet kurulacaktır.<br />
İstanbul Hükûmetinin hali ve tutumu belliydi; güçsüz ve beceriksizdi. Memleketi Mondros Mütarekesi ile kayıtsız şartsız galip devletlere teslim etmişti. Ülkeyi uçurumun kenarından ancak ve ancak millî iradeye dayanan bir hükûmet kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçekleştirilecekti. Esasen Erzurum Kongresi bu amaca yönelik ilk adımdı.<br />
   4- Kuva- i Milliyeyi amil ve irade-i mılliyeyi hâkim kılmak esastır.<br />
Kuva-yi Milliyeden kasdedilen millî kuvvetler, milletin bağrından çıkacak millî bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal gayesi uğrunda Milletin arzu ve eğilimleri yönünde mutlaka zafere ulaşacaktı. Milli iradeyi hakim kılmak aynı zamanda demokratik bir esastı. Bu esasta Cumhuriyet rejiminin ilk kıvılcımlarını sezmemek mümkün değildi.<br />
   5- Hıristiyan azınlıklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar verilemez.<br />
Memleketteki azınlıklar yer yer siyasî egemenlik davasına kalkışmıştı. Memleket bütünlüğünü bozucu, vatanı parçalayıcı bu gibi davranışlara imkân verilmeyecekti. Azınlıklara sosyal dengemizi bozan ekonomik, hukuksal ve kültürel -her ne çeşit olursa olsun- ayrıcalıklar ve üstünlükler tanınmayacaktı.<br />
   6- Manda ve himaye kabul olunamaz.<br />
Türk milleti her şeyi göze alarak istiklâli için silâha sarılmıştı. Hiç kimseden lûtuf ve yardım beklemiyordu; yabancı devletlerden merhamet istemiyordu. Her ne pahasına olursa olsun istiklâl mutlaka gerçekleşecekti. Parola "Ya istiklâl ya ölüm" idi.<br />
   7- Millı Meclis'in derhal toplanmasına ve hükûmet işlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır.<br />
MilletılMe evletlerinin baskısı ve Padişah fermanı ile kapatılmış olan clısı derhal toplanmalı, hıikûmetin millet ve memleketin mukadderatı ile ilgili vereceği her türlü karar böyle bir meclisin denetiminden geçirilmeliydi. Hükûmet kararları ancak bu şekilde meşruluk kazanacaktı.<br />
    8- Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil, fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder. Bu cümle ile Türk milletinin yeniliklere açık ruhu belirtiliyordu. Denilmek isteniyordır ki Türk milleti insanî ve uygar amaçların değerini bilen ve kavrayan bir millettir. Nitekim Atatürk milletin çehresini değiştiren büyük inkılâplara başladığı zaman "yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, milletimizi her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâplarmızın temel kuralı budur", diyecekti. Kararda geçen "Milletimiz fennî. sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder" ifadesinde de harap bir memleketi bayındır hale getirmek için gelecekte gerçekleştirilecek kalkınma hamlelerine işaret edilmekte idi.<br />
<br />
Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren bu tarihî kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemişti. Zira Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı Millî'nin esasında Erzurum Kongresi kararları yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu. Mudanya ve Lozan antlaşmalarının bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamını Erzurum Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu, irade-i milliyeyi hâkim kılmak esasında toplandı. Ve nihayet "Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil eder" cümlesiyle Atatürk inkılâplarının ilk kıvılcımları Erzurum Kongresi'nde parıldadı.<br />
<br />
   Sonuçları bakımından bu derece önem taşıyan Erzurum Kongresi için Mustafa Kemal Paşa, kapanış konuşmasında "Tarih, bu Kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir" ifadesini kullandı.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1919 günü -kendisi adına bütün yetkileri kullanacak- 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına son verdi. Şimdi Heyet-i Temsiliye'yi ve onun başkanını büyük bir görev bekliyordu. Erzurum Kongresi'nde parlayan kıvılcımı söndürmemek, Sivas'ta onu meş'ale haline getirerek millî kurtuluşa daha emin adımlarla yürümek gerekiyordu. Bu sebepledir ki Mustafa Kemal Paşa, doğu illerinin mukadderatı için toplanan Erzurum Kongresi'ni -gayesini daha da genişleterek- bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki Erzurum Kongresi'ni Sivas Kongresi'ne bağlayarak Millî Mücadele'ye memleket yüzeyinde genişlik kazandırdı.<br />
Sivas Kongresi günlerinde de memleketin içinde bulunduğu ağır mütareke şartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi'nin milletimiz aleyhirıe haksız ve insafsız bir şekilde uygulanması, İzmir'e çıkmış olan Yunanlıların İtilâf devletlerinden aldığı cüretle Anadolu'nun içine doğru ilerlemesi, çeşitli şehirlerimizin işgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini izledi. İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal Paşa, bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi'ne iştirak etmek üzere 2 Eylül 1919'da Erzurum'dan Sivas'a geldi. Sivas, Millî Mücadele liderini emsalsiz sevgi gösterileri ve coşkıın bir sevinçle karşıladı.<br />
<br />
   Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 günü o zamanlar "Mekteb-i Sultanî" olarak kullanılan bir binanın salonunda, 38 delegenin iştiraki ile toplandı. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919'da Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayımlayarak çalışmalarına son verdi. İlk oturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa. başkan seçildi.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi'ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir Kongre'nin özellikle Sivas'ta toplanışı, şehrin stratejik durumu ile ilgili idi. Anadolu'nun ortasında yer alan bu şehrimiz -mütareke şartları gereğince İtilâf devletlerini temsilen bazı subaylar bulunmasına rağmen- işgal altında değildi. Ulaşım bakırrıından Anadolu yollarının birleştiği bir kavşak durumunda idi: o günkü imkânların elverdiği ölçüde çeşitli Anadolu şehirlerine şu veya bu şekilde bağlanabiliyordu. Her ne kadar Fransızlar Adana üzerinden, İngilizler Samsun'dan şehri işgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal Paşa, böyle bir işgalin düşmana çok pahalıya mal olacağını hesaplıyordu. Bütün bu avantajları yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesi ,şehirde oldukça iyi teşkilâtlanmıştı.<br />
<br />
   İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleşen Sivas Kongresi doğrudan doğruya Mustafa Kemal'in çağrısı üzerine toplanmış , bir millî kongredir. Kongre nin 38 üyesinden 31'ini Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler, 7'sini ise Doğu Anadolu illerini temsilen Erzurum Kongresi'nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu. Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle Doğu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi'ne memleket çapında bir genişlik ve bütünlük kazandırdı<br />
Tarihî bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi'nin toplanışı sırasında da Erzurum Kongresi'nde olduğu gibi İstanbul Hükûmeti ve idarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir ki Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazı vilâyetlerden seçilen delegeler de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edemedi.<br />
<br />
   Sivas Kongresi'nin toplanmaması için Sivas'ta bulunan Fransız Jandarma Müfettişi Brüno da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle bir Kongre gerçekleştiği takdirde Sivas'ın işgal edileceğini ve Kongre'nin dağıtılacağını bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas'ı işgal edecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa Kemal'in her güçlüğü aşan azmi önünde, bütün bu tehditler sonuçsuz kaldı.<br />
<br />
   İstanbul Hükûmeti Erzurum Kongresi'nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında da bütün gücüyle Mustafa Kemal'i tevkife yönelmişti. Anadolu'nun hemen her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal'in ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara yeni atamalar yapıldı. Fakat hiçbir idareci, şahlanan millî irade ve millî hava içinde İstanbul Hükûmetinin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi.<br />
<br />
    Sivas Kongresi'nin diğer bir özelliği de delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin mutluluğundan başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlanna hizmet etmeyeceklerine dair Kongre'de yemin etmeleri olmuştu. Bu suretle Millî Mücadele'nin hiçbir siyasî parti adına yapılmadığı, tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına yönelik bir hareket olduğu açıkça belirtilmiş oluyordu.<br />
<br />
   Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:<br />
    1- Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.<br />
Evvelce toplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz vilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile anavatandan ayrılamayacağını ilân etmişti. Sivas Kongresi sahip olduğu tam yetki ile bu karara bütün memleketi kapsayan bir genişlik kazandırdı.<br />
    2- Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.<br />
Erzurum Kongresi'ni toplanmaya davet eden başlıca tehlike Doğu Karadeniz Bölgesinde kurulması düşünülen Pontus Rum devleti ile Doğu Anadolu illerini içine kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan gelen Yunan tehlikesini de göz- önüne alarak, vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahalenin karşılıksız kalmayacağını mütecaviz düşmana açıkça bildiriyordu.<br />
    3- İstanbul Hükûmeti, haricî bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.<br />
Bu madde ile İstanbul Hükûmetinin millet menfaatlerine aykırı herhangi üir karar veya davranışına milletin kayıtsız kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye dayanan bir hükûmetin derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu.<br />
    4- Kuva-yı milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır.<br />
Erzurum Kongresi'nde belirlenen bu kural, Sivas Kongresi'nde perçinleştiriliyordu, Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu, milletin iradesi ve eğilimleri yönünde savaşacâk, bağımsızlık mutlaka gerçekleşecekti. Millet artık egemenliğini kendi eline almıştı; kendi hâkimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu. Bu esas gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esasırtı oluşturuyordu.<br />
    5- Manda ve himaye kabul olunamaz.<br />
Erzurum Kongresi'nde karar altına alınan bu görüş, Sivas Kongresi'nce de onaylanarak Millî Mücadele'nin temel kuralı haline getiriliyordu. Millî kurtuluş hareketinin parolası hiçbir devletin merhametine sığınmaksızın" Ya istiklal ya ölüm!" dü.<br />
    6- Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanması mecburidir.<br />
Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek, artık bir mecburiyet olarak gösteriliyordu. Aksi takdirde hükûmet kararları millî iradeyi yansıtmayacaktı.<br />
    7- Aynı gaye ile millî vicdandan doğan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir.<br />
Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerindeki millî cemiyetleri "Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla bir merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte -bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine almak üzere- memleket çapında bütünlük kazandırdı.    8- Mukaddes maksadı ve umumî teşkilâtı idare için Kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi'nce 6 kişi daha seçilmek suretiyle "Heyet-i Temsiliye" genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar memleket mukadderatında yegâne söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu.<br />
Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütün memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından İnkılâp Tarihimizde büyük öneme sahip bir Kongre'dir. Üyelerinin, bütün memlekete şamil olması sebebiyle de Millî Mücadele başlangıcında Türkiye'nin mukadderatını çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir Kongre'dir. Bunun içindir ki tesirleri Erzurum Kongresi'nden daha geniş oldu.<br />
<br />
   Sivas Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal Paşa'nın amacı en kısa zamanda Anadolu'da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracağı hükûmet ile Millî Mücadele'yi bir merkezden idare etmek idi. Dâhi adam, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere Sivas Kongresi'nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla millî teşkilâtın kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aşarak- azimle çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye i1e temas temini ve anlaşma zemini arayan İstanbul Hükûmeti, temsilcileri vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da onunla görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşme İnkılâp Tarihimizde "Amasya Mülâkatı" olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu'da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse onlara âlet durumunda olan hükûmet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını "Misak-ı Millî" halinde kabul ve ilân etti.<br />
<br />
   Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919'da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri i1e beraber Ankara'ya gelmişti. Artık Millî Mücadele Ankara'dan yönetiliyor, İstanbul'daki asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşında görev almak üzere Ankara'ya geliyordu. Bir süre sonra,16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilâf devletleri tarafından fülen işgal edildi; şehir yabancılar tarafından tamamen askerî kontrol altına alınmıştı. Bu şartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu.<br />
<br />
   Mustafa Kemal, İstanbul'un işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek Ankara'da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler sür'atle sonuçlandi. Nihayet 23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulunduğu şartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalım savaşının,. istiklâl mücadelesinin liderliğini yapıyordu.<br />
<br />
Ankara'da Millet Meclisi'nin açılması, milli bir hükûmetin kurulması üzerine Padişah ve İstanbul Hükûmeti de millî mücadeleyi daha geniş ölçüde baltalama yollarına sapmıştı. Anadolu'da binbir fedakârlıkla oluşturulan millî kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları kuruluyor, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele kahramanları, âsi sayılarak idama mahkûm edilmiş bulunuyordu. Diğer taraftan İzmir'e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza hazırlânıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silâhları alınmış olduğundan, işgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahallî kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının yanı sıra Anadolu'nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu.<br />
Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. Doğu cephesinde XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede Oltu, Sarıkamış ve Kars'ı işgal suretiyle sınır şehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920'de taarruza geçilerek, merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış, 30 Ekim 1920'de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteği üzerine 2/3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi. Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi.<br />
<br />
   Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgelerirıde Fransız birlikleriyle mahallî kuvve'tler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim 1921'de Fransızlarla yapılan "Ankara Antlaşması" Adana, Mersin, Gaziantep ve diğer bazı şehirlerimizin kurtuluşuna uzandı.<br />
<br />
   Yunanlılar 1920 Haziran'ında, Ankara'da kurulan iki aylık yeni hükûmetin içinde bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesinde umumî taarruza geçmişler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan kuvay-ı milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa'yı, 29 Ağustos 1920 günü de Uşak'ı işgal etmişlerdi. Bu olaylar seyrederken Padişah ve İstanbul Hükûmeti de 10 Ağustos 1920'de İtilâf devletleriyle Sevr Antlaşmasını imzalamak suretiyle dış düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu.<br />
Yunanlıların Batı cephesinde ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki, millî mücadelenin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otnrite altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teşkilâtların ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve eğitime tabi tutulacaktı.<br />
<br />
   Artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Millî Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu aylar, millî mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin aylarıdır.<br />
<br />
   Şimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız. Bir çok millî müfreze, gönüllü örgüt sür'atle millî ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir kısım kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri, Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak istememişler, başlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmişlerdi. Bunlar, Millî Mücadele'nin güç zamanlarında başardıkları bazı işlerin verdiği şımarıklıkla bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi azlediyor, değiştiriyor, kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek komuta altında örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin huzurları daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında Ankara Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. Artık tutumları, millî hükûmete karşı bir isyan halini almıştı.<br />
Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve fedakârlıkla kurulan düzenli orduda emir ve komuta birliğini temin bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi ordu içinde kaldıkça hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine bu âsi kuvvetler her başarıda orduya ayakbağı olacaktı. Bu sebeple hükûmet Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına karar verdi.<br />
<br />
   29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey'le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Çerkez Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetlerin Kütahya'yı işgali üzerine Gediz'e çekildi. Millî kuvvetler, âsileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz'i de işgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldı.<br />
İşte şimdi Millî Mücadele'nin en dramatik anları yaşanmaktadır. Batı Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklaşmışlar, Gediz'e kadar ulaşmışlardır. Çerkez Ethem'i takip sebebiyle cephelerin boşaltıldığını, askerlerin mevzilerden uzaklaştığını haber alan Yunanlılar, içinde bulunduğumuz bu iç buhranı, Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve zor ânını kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem Uşak cephelerinden sür'atle ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde âniden bastırıp mağlup etmek, bu suretle Eskişehir ve Afyon'u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plan gerçekleştirildiği takdirde, henüz sekiz aylık millî hükûmeti doğduğu yerde boğmak, kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı.<br />
<br />
   Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiği Eskişehir de, Afyon da askerî yönden önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı, önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve Uşak Cephelerinden ilerleyen düşman kolları, Kütahya önlerinde birleşme imkânı bulursa, Çerkez Ethem'e karşı geride bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. İşte mağlubiyetimiz halinde ortaya çıkacak korkunç tablo bu idi.<br />
<br />
    Düşman taarruzu ile gelişen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek, ister istemez Çerkez Ethem'in takibine ara vermeyi ve Kütahya ve Gediz'e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevketmeyi kararlaştırdılar. Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer Yunanlılar, bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse mukavemetsiz, Eskişehir'e kadar yol almış olacaklardı. O halde yapılacak iş, son sür'atle İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeşlerine karşı bir kısım kuvvet, Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü mevzilerini da- ha da takviye etmek üzere, Ankara'da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çağrıldı. Ethem'in takibine ara vererek Kütahya'dan hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı.<br />
<br />
   Öte yandan Yunanlılar sürâtle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık'ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü işgal ettiler. Fakat bütün bu işgallere, güç şartlara, iki ayrı düşmanla savaş mecburiyetine rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda başta Atatüxk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Atatürk, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şunları söylüyordu: "Efendiler! Dahilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun, kesin başarı, son başarı meşru bir ama izleyenlerde olacaktır."<br />
<br />
   I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü, şimdi Türk Kurtuluş Savaşında dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından "İnönü" soyadı verilecekti.<br />
Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan düşman, umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları, onlar gerçekten şaşırtmıştı.<br />
<br />
   Muharebe, 10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz'den muharebe meydanına gelmiş, savaşı bizzat ateş hattında idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti, mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesinin karargâhı bulunan İnönü istasyonunun kuzevine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında cep- he karargâhı istasyondan alınarak sür'atle İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi.<br />
Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman taarruzlarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı. Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında ağır zayiat veriyor; ama canından aziz bildiği kutsal vatan topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. En nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar.<br />
<br />
   Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey'e şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının, mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını Allah'tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer dolayısıyla tebrik ederim".Gerçekten I. İnönü zaferi, Atatürk'ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmuş, onu II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos ve 30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izlemiştir.<br />
<br />
   Artık sıra, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bırakılan yerden takibine gelmişti. Sür'atle ileri harekata geçilerek bu âsi kuvvetlerde tamamen ortadan kaldırıldı. Çerkez Ethem ve kardeşleri son çare olarak Yunanlılara sığındılar. Bu isyanın bastırılması ile artık millî orduda emir ve komuta birliği de tam olarak sağlanmış oldu.<br />
<br />
   I. İnönü zaferi içerde ve dışarda büyük etkiler yarattı; büyük siyasî gelişmelere sebep oldu. Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler boğulmuş, yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine oturmaya başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle içerde asayiş ve güven sağlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları daha da kolaylaşmıştı.<br />
<br />
   I. İnönü zaferinin dışardaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman karşısında ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı devletlere de artık, millî hükûmetin hatırı sayılıx bir varlık olduğunu gösteriyordu. Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilâf devletleri, 21 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na İstanbul Hükûmeti i1e beraber Ankara Hükûmeti'ni de çağırdılar. Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri, Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar ki Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa, konferansta söz hakkını Ankara Hükûmeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı. İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf devletleri yeni bir barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I. İnönü zaferinin millî hükûmete kazandırdığı dış itibar sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlaşması" imzalandı. Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda bazı müzakereler oldu.<br />
<br />
   Ancak Yunanlılar, bu mağlubiyetten ders almayarak kısa süre sonra 23 Mart 1921 günü aynı cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921 günü Yunanlıların İnönü mevzilerine taarruzu ile başlayan,II. İnönü muharebesinde de düşman taarruzları birincisinde olduğu gibi durduruldu. 31 Mart 1921'de Batı cephesi kuvvetlerinin karşı taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye başladılar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları muharebe meydanını tekrar silâhlanmıza terk zorunda kaldılar. Bu suretle Batı cephesinde düşmana karşı II. İnöntı Zaferi adını alan bir büyük başarı daha kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği kutlama telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters talihini de yendiniz!" diyordu.<br />
<br />
   Şimdi 1921 yılının Temmuz başlarındayız. Yunanlılar Ankara Hükûmetinin reddettiği Sevr Antlaşmasını gerçekleştirmek amacıyla Anadolu topraklarına durmadan kuvvet çıkararak Türklere karşı yeni bir taarruza hazırlanmaktadırlar. Nihayet bu genel düşman taarruzu,10 Temmuz 1921 günü, bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli kuvvetlerle başladı. Harekât ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasında yer yer şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönün ; den Türk kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar birçok yerleri işgal ettiler. Afyon, Eskişehir, Kütahya, Bilecik art arda düşman eline geçti.<br />
<br />
   Cepheden gelen bu kaygı verici haberler üzerine 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Ankara'dan Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargâhına geldi. Takviyeli kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi karşısında, o günkü şartlar altında imkânları sınırlı Türk ordusu için daha da ileri kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tesbitine gerek gördü ve Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi verdi: "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lâzımdır ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir!" Müteakiben bu strateji uygulandı ve Batı Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu karar, harp yönetimi bakımından isabetli bir davranıştı; zira kayba uğrayan, azalan kuvvetlerimizin, tutunduğu mevzilerde tazelenen taarruz gücünp karşı çekilmeksizin uzun sure direıımesı daha büyük kayıpların sebebi olacaktı.<br />
<br />
   İnkılâp Tarihimizde "Kütahya-Eskişehir Savaşları" adını alan ve Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle sonuçlanan bu çaıpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca 2 misli fazla düşman kuvvetleri karşısında oldukça ağır zayiat vermiş, gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliş esnasında şehit, yaralı ve kayıp olmak üzere 40.000'e yakın silâhlı kuvvetimiz yok olmuştu. Ayrıca araç ve gereç kaybımız da büyüktü.<br />
<br />
   Ordumuzun bu, Sakarya'nın doğusuna çekiliş günlerinde Bakanlar Kurulu, tekrar gelişebilecek yeni bir Yunan taarruzuna karşı tedbir olmak üzere Hükûmet Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar verdi; ancak Meclis'ten onay almak gerekiyordu. Hükûmet kararı, Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya kaçmaya mı ,geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye mi?" Millet temsilcileri, Ankara'yı harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüşmekti. Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis, tahliyenin aksine Ankara'nın müdafaasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verdi.<br />
<br />
    Bütün bu zor şartlara, geçici çekilişe rağmen sonunda düşmana kati darbe indirileceğine dair, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Mustafa Kemal Paşa'ya göre "Pek uzak olmayan bir gelecekte karşımızdaki Yunan ordusu tükenecek, sonunda imhası mümkün hale gelecekti." Ancak başarının en önemli şartı, herkesin bu sonuca candan inanması ve bu uğurda maddî ve manevî tüm güçlerini memleket savunmasına yöneltmesi idi. Ayrıca unutulmaması gereken nokta, ordumuz, düşmanın arzu ettiği yerde değil, bizim arzu ettiğimiz yerde kesin muharebeye girecek ve ona, orada kati darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan gerektiğinde geri çekilişin, bazı yerleri düşmana terk edişin büyük bir önemi yoktu. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulamak gerekiyordu.<br />
Ne çare ki liderlerin bu inancına rağmen Sakarya'nın doğusuna çekilmenin yarattığı maneviyat bozukluğu Meclis'e de aksetmişti. Yeni bir ordu oluşturulurken meydana geleıi bu ağır kayıp, bu çekilme ister istemez sarsıntılara sebep olmuş; bazı çevreleri haklı oTarak endişe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu hava içinde 4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda askerî durum ve Başkomutanlık teşkili üzerinde heyecanlı görüşmeler oldu. Milletvekilleri, yorgun orduyu yeniden canlandıracak, memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi aramaktadırlar. Bu çare, Mustafa Kemal'in fülen ordunun başına geçmesidir. Çünkü O, katıldığı bütün savaşlarda yenilmemiş, yenmiş bir kumandandır. Bu sebepledir ki konuşmalar onun başkomutanlığı üzerine alması görüşünde birleşti. Taraftarları gibi muhalifleri de kendisinden, ordunun başına geçmesini istemektedirler. Meclis'in büyük çoğunluğu, taraftarları kurtuluş için tek çarenin bu olduğu, başka çıkar yol bulunmadığı fikrindedirler. Bazı milletvekilleri içtenlikle haykırırlar: "Sen mühim bir kumandansın! Büyük bir askersin ve bunu da Çanakkale Muharebesinde ispat ettin. Şimdi kendini hangi güne saklıyorsun? Sakarya'ya kadar geldi düşman, kendini hangi güne saklıyorsun?" Bu haykırışlar, gerçekten millî iradenin sesi idi ve büyük kahramanı, fiilen ordunun başına davet ediyordu.<br />
<br />
   Muhaliflere gelince, onlar da Başkomutanlığı Mustafa Kemal Paşa'ya vermekle zaten kurtuluş ümidi kalmadığını kabul ettikleri bir ortamda, gelişecek tüm sorumluluğu onun ,omuzlarına yüklemeyi amaçlıyorlardı.<br />
Meclis'te 4 Ağustos 1921 günü başlayan bu görüşmeler, ertesi gün de aynı heyecanla devam etti. Mustafa Kemal Paşa, önce tartışmaların dışında kaldı. Ancak konuşmamasının, tavrını açıkça ortaya koymamasının, onun da gelecekten ümitsiz olduğu şeklinde yorumlanması ihtimaline karşı, kendisini Başkomutan görmek isteyen millî iradenin bu ısrarı karşısında, Meclis Baş kanlığına şu önergeyi sundu: "Meclis'in sayın üyelerinin umumî surette beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan doğacak yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu yetkileri fülen kullanmak şartiyle üzerime alıyorum. Hayatım boyunca millî hâkimiyetin en sadık bir hizmetkârı olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca istiyorum".<br />
<br />
   Bu önerge Meclis'in yetkilerini kullanma isteği sebebiyle bazı itirazlara sebep oldu. Ancak durum, olağanüstü bir durumdu ve ölüm kalım mücadelesi gibi olağanüstü şartlar konuşuyordu. Bu şartlar içinde Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilen görev gerçekten çok büyük ve önemli, diğer bir ifade ile Türk milletinin mukadderatı ile ilgili idi. Düşman karşısındaki cephede vakit geçirmeksizin en seri, en doğru kararları verebilmek, ancak Meclis'in yetkilerini anında kullanmakla mümkündü. Esasen Atatürk de bu olağanüstü şartlara rağmen, söz konusu yetkinin 3 ayla sınırlı kalmasını istemekle, millî iradeye olan sarsılmaz saygısını gösteriyordu. Nihayet Meclis, bu isteğinde kendisini haklı gördü. Görüşmeler sonucu, 5 Ağustos 1921 günü, "Mustafa Kemal Paşa'ya 3 ay süre ile askerliğe ait hususlarda Meclis'in yetkilerini kullanmak koşuluyla Başkomutanlık tevcih eden Kanun, Büyük Millet Meclisi'nde oybirliği ile kabul edildi. Kanunda şu sözlere yer veriliyordu: "Millet ve memleketin mukadderatına bilfiil el koyan yegane yüce kuvvet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık füli vazifesine kendi reisi Mustafa Kemal Paşa'yı memur etmiştir. Başkomutan, ordunun maddî ve manevî kuvvetini artırma ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin buna ait salâhiyetini Meclis namına fülen kullanmaya yetkilidir. Bu sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle sınırlıdır. Meclis lüzum gördüğü takdirde bu müddetin bitiminden evvel dahi bu sıfat ve salâhiyeti kaldırabilir."<br />
<br />
   Başkomutanlık verilişinden sonra Mustafa Kemal Paşa kürsüye geldi. Memleketin düşman istilâsından kurtarılacağına dair sarsılmaz inancını bir kere daha ifade ederek Meclis'e şu teminatı verdi: "Efendiler! Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allahın yardımıyla behemehal mağlûp edeceğimize dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim." Başkomutan aynı gün ordu ve millete de bir bildiri yayımladı. Bu bildiride de şu cümleler yer alıyordu: ".... Bana bu vazifeyi tevdi etmiş olan Meclis ve bu Meclis'te beliren milletin kesin iradesi, hareket tarzımın mihrakını teşkil edecektir. Hiçbir sebep ve suretle değiştirilmesine imkân omayan bu kesin irade, her ne olursa olsun düşman ordusunu imha etmek ve bütün Yunanistan'ın silâhlı kuvvetlerinden oluşan bu orduyu, anayurdumuzun mukaddes ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşmaktır. "<br />
<br />
   Başkomutan, artık plânını yapmış ve kesin şekilde uygulamaya başlamıştır. Hedef, muvaffakiyete götürecek bütün tedbirleri en kısa zamanda almaktır. Bu amaçla 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri, kendi imzasıyla 10 adet "Tekâlif-i Milliye" yani "Millî Vergi" emri yayımladı. Bu emirler gereği her ilçede bir "Millî Vergi Komisyonu" kuruluyordu. Her evden ordunun ihtiyacı için bir kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık isteniyordu. Ordunun malzeme ihtiyacı için tüccarın elinde bulunan stoklardarı yüzde kırkına parası zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu. Herkes hububat, hayvan ve yem bakımından stoklarının yüzde 40'ını yine parası sonradan ödenmek üzere orduya verecekti. Halkın elinde bulunan savaşa elverişli bütün silâh ve cephane, 3 gün içinde ordu ambarına teslim edecekti. Memleketteki demircilerin, dökümcülerin, marangozların, sanayi imalâthanelerinin listesi çıkacak ve sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket, gelecekteki zafer için olağanüstü bir seferberliğe davet e dilmişti. Artık millet ve ordu el eleidi ve topyekûn bix harp başlatılmıştı.<br />
<br />
   Başkomutan bu acil tedbirleri aldıktan sonra 12 Ağustos 1921 günü Ankara'dan hareketle Polatlı'daki Cephe Karargâhına geldi. Artık Mustafa Kemal Paşa, cephede ve fülen Türk ordusunun başında idi.<br />
Şimdi 1921 yılı Ağustos başlarındayız. Yunan ordusu 13 Ağustos 1921 günü Sakarya'daki Türk mevzilerine doğru yeniden ileri harekâta başladı. 15 Ağustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin, ordularına "Ankara'ya!" emrini verdi. Durmaksızın ilerleyen Yunanlılar, birçok şehir ve kasabalarımızı işgal ederek sonunda Sakarya'daki savunma hattımıza dayandılar.<br />
<br />
   23 Ağustos 1921 günü, Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Bütün cephe boyunca taarruz ve karşı taarruzlarla çok şiddetli muharebeler oldu. Yunan taarruzu, bir çok yerde kıtalarımız tarafından düşmana ağır zayiat verdirilerek durduruldu. Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi ele geçirdikleri, Poiatlı'ya kadar yaklaştıkları, top seslerinin Ankara'dan duyulduğu zamanlar oldu. Türk mevzileri bir çok noktada yarılmasına rağmen, her nokta inatla savunuluyor, kaybedilen her hattın gerisinde yeni bir savunma hattı oluşturuluyor, böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmiyordu. Zira Başkomutan, savaş stratejisi için şu formülü koymuştu: "Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, oria tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmağa ve mukavemete mecburdur".<br />
Başkomutanın ortaya koyduğu, harp yönetimi bakımından büyük önem taşıyan bu kural, Sakarya'da aynen uygulanmış ve mukaddes vatan toprakları, her kaybedilen hattın gerisinde vakit geçirmeksizin yeniden bir hat teşkili suretiyle sonuna kadar savunulmuştur. Düşman aştığı her tepenin ardında "Ankara var!" hulyasıyla harp ediyor, Mustafa Kemal Paşa ise Yunan kuvvetlerini, son darbeyi indireceği yere, memleketin harim-i ismetine çekiyordu. Nihayet düşmanın taarruz gücü, ilerleme kuvvet ve kudreti gittikçe tükenmeye başladı. Yunan birlikleri ana mevzilerinden çök uzaklaşmış, gerçekten Türklerin harim-i ismetine düşmüştü. Artık taarruz sırası Türklerindi. 10 Eylül 1921 günü başlayan karşı taarruzumuzla düşmana ağır zayiat verdirilmiş, bu taarruz sonucu Yunanlılar batıya doğru çekilmeye başlamıştı. Bütün savaş boyunca cepheden ayrılmayan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, zaman zaman da en ileri meyzilerde görürimüş, hatta ateş hattına girmişti. Başkomutanın en ileri hatta, taarruz eden kıtaların yanında görülmesi ve muharebeyi ateş hattında bizzat takip edişi şüphesiz ki subay ve erlerimizin maneviyatları üzerinde büyük tesir yaptı.<br />
<br />
   "Sakarya Meydan Muharebesi" adını alan bu büyük ve kanlı savaş, 22 gün 22 gece devam etmiş ve nihayet 13 Eylül 1921 günü, düşman Sakarya Nehri'nin doğusunda tamamen imha edilerek büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu anlamlı ve büyük başarı üzerine 19 Eylül 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'ya Kanunla Müşir (Mareşal) rütbesi ve "Gazi" unvanı verildi. Sakarya Zaferinin sonuçları siyasî alanda da kendisini gösterdi. 13 Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20 Ekim 1921'de Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı.<br />
Sakarya Meydan Muharebesinden sonra mağlup Yunanlılar, Afyon-Eskişehir hattına kadar çekilmişler, bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek, önemli yerleri tel örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada kalmışlardi. Düşmanın bu geniş hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu.<br />
<br />
   Yunanlıların, tutundukları bu son mevzilerden de atılmaları, Türk ordusunun kesin sonuçlu bir muharebeyi kazanmasına gerek gösteriyordu. Ancak bu suretle düşmanın Anadolu'dan tamamen çıkartılması mümkün olabilecekti. Diğer taraftan gerek Yunanlılar gerekse İngilizler, mevsimin ilerlemiş olduğu, Türk hükûmetinin içinde bulunduğu güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun ağırlığı sebebiyle Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkânsız görüyorlar; ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez barış isteğinde bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu sebeple kendileri barışa yanaşmıyorlar, işgal ettikleri toprakları ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha kârlı çıkmayı amaçlıyorlardı.<br />
<br />
   Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ise düşmanın hayal ürünü bu hesaplarının dışında taarruz hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve şeklini son derece gizli tutuyordu. Çünkü Atatürk'e göre, "Yarım hazırlıkla , yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha kötü idi". Nihayet eldeki bütün imkânlar kullanılarak, memleketin maddî ve mânevî bütün güçleri seferber edilerek taarruz zamanının geldiğine karar verildi. Ama yine de Yunanlılar asker sayısı, araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumakta idiler.<br />
Başkomutan tarafından en ince ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi planı, 27/28 Temmuz 1922 gecesi, Akşehir'e çağrılan ordu komutanlarına açıklandı. Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına 6 Ağustos 1922'de gizli olarak "taarruza hazırlık" emri verildi.<br />
<br />
   Büyük taarruz planı gerçekten dâhiyane, dâhiyane olduğu kadar da cüretli ve tehlikeli idi. Zira ku.vvetlerimizin hemen tamamı, taarruzun siklet merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine kaydırılmış, başka cephelere kuvvet ayırma hususu ister istemez ikinci planda düşünülmüştü. Bunun sonucu olarak Eskişehir-Ankara istikameti açık denecek bir durumda bırakılmıştı. Keza cephenin ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin arkası da göller bölgesine dayanıyordu. Başarısızlık halin- de, bu bölgede savaşan l. Ordu'nun akıbeti kritikleşebilirdi.<br />
<br />
   Bu plan, ancak büyük komutanların sevk ve idaresinde başarıya ulaşabilirdi ve bütün riskleri etkisiz kılacak faktör, ne pahasına olursa olsun mağlup olmamak kararı idi. Gerçekten de öyle oldu.<br />
26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30 da topçularımızın ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu başladı. Başkomutan da bu esnada Kocatepe'de bulunııyordu. Taarruz, kısa sürede Afyon Konya demiryolu hattı boyunca başarılı bir şekilde gelişti. Bu hattın güneyinden I. Ordu, kuzeyinden II. Ordu taarruz ediyordu. Ancak cephenin ağırlık merkezi, I. Ordu bölgesinde toplanmıştı.<br />
<br />
   Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın büyük bir basiretle ateş hattında yönettiği bu taarruzda ordumuzun Genelkurmay Başkanlığını Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet Paşa üstlenmişti. I. Ordu'ya Nurettin Paşa, II. Ordu'ya Yakup Şevki Paşa Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Paşa komuta ediyordu.<br />
<br />
   Süratli taarruz sonucu, 26/27 Ağustos gecesi Yunan ordusunun bir çok mevzü düşürüldü. Ani baskın şeklinde gelişen bu taarruz karşısında şaşıran Yunanlılar çekilmeye başladı. 27 Ağustos 1922'de ordumuz düşman işgalindeki Afyon'a girdi. Türk ordusunun bu ilerleyişi karşısında Yunan ordusu, Dumlupınar mevzilerine çekilme kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29 Ağustos günü de Dumlupınar mevzilerine taarruza başladı. 30 Ağustos günü Dumlupınar bölgesinde 200.000 kişilik Yunan ordusu tamamen kuşatılmıştı. "Başkomutan Meydan Muharebesi" adını alan bugünkü savaşta, düşmanın büyük kısmı imha edildi. Bu gece Kütahya da ordumuz tarafından kurtarılmış bulunuyordu.<br />
<br />
   Ancak, mağlup düşmanın çekilme yollarının da kesilmesi ve İzmir doğrultusunda aralıksız takibi gerekiyordu. Başkomutan,1 Eylül 1922 günü komutası altındaki kuvvetlere: "Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir, ileri!" emrini verdi.<br />
<br />
   Son süratle İzmir yönünde ilerleyen kuvvetlerimiz, 1 Eylül' de Uşak'ı, 2 Eylül'de Eskişehir'i, 3 EyIül'de Nazilli, Simav, Salihli, Alaşehir ve Gördes'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i, 7 Eylül' de Aydın'ı, 8 Eylül'de de Manisa'yı kurtardılar. Bu takip esnasında l. Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis ile 2. Yunan Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım yüksek rütbeli Yunan subayları esir alındılar. Nihayet Türk birlikleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e ulaştılar. Bu sabah Kadifekale'de Türk bayrağı dalgalanıyordu. Artık Anadolu, 4 yıl süren düşman istilâsından, düşman işgalinden kurtarılmış, "Türkiye Türklerindir!" gerçeği bir kere daha gözler önüne serilmişti.<br />
Mondros Mütarekesiyle başlatılan ve Sevr Antlaşmasıyla gerçekleştirildiği zannedilen Türk milletini Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek isteyen korkunç ve hain zihniyete karşı, milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber ederek kazandığı bu büyük zaferler Atatürk'ün ifadesi ile tek bir amaca yönelikti: "Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!" Atatürk diyor ki: "Hiç bir zafer, gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken vasıtadır. Gaye, fikirdir. Zafer bir fikrin elde edilişine hizmeti nispetinde kıymet ifade eder. Bir fikrin elde edilişine dayannıayan bir zafer, ömürlü olamaz. O, boş bir gayrettir. Her biiyült meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına zafer, boşa gitmiş bir gayret olur".<br />
<br />
   Büyük Türk zaferinden sonra da Türk milleti için yeni bir âlem doğmuş; çağdaş, demokratik ve lâik Türk devletinin kuruluşuna uzanacak olan bütün yollar açılmıştı. Bu sebepledir ki memleketi düşman istilâsından temizleyen büyük askerî zaferleri takiben bu başarıların semerelerini toplamak üzere siyasî faaliyetlere önem verildi. 11 Ekim 1922'de İtilâf devletleriy:e imzalanan Mudanya Mütarekesi ile silâhlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki çarpışma(lara son verildi. Yine bu anlaşmaya göre Edirne'yi de içine almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından tahliyesi kabul edildi; İstanbul ve boğazlar bazı kayıtlarla idaremize bırakıldı.<br />
1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kcararı ile saltanatla hilâfet birbirinden ayrılarak saltanat kaldırıldı. O gün Mustafa Kemal Paşa, Meclis kürsüsünden şunları söylemişti: "Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hâkimiyetini bir şâhısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Âli'de temsil etti. İşte o Meclis, Meclis-i Âli'nizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir". Meclis'in bu tarihî kararı üzerine Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle yurt dışına kaçtı.<br />
Artık sıra barış görüşmelerine gelmişti. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922 günü toplandı. Aylarca süren, zaman zaman da çok çetinleşen bu görüşmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini -Mudanya görüşmelerinde olduğu gibi- İsmet (İnönü) Paşa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı bütün dünyaca onaylanıyor, millî sınırlarımız çiziliyor, Ekonomik alanda Osmanlılar devrinden kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar kaldırılıyordu. Diplomasi alanında kazanılan bu sonuç gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlaşma Atatürk'ün ifadesiyle "Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesika" idi. "Bu sebeple Osmanlı devrine ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseri idi".<br />
<br />
   13 Ekim 1923'de Ankara, Büyük Millet Meclisi kararı ile, Türkiye Devleti'nin Hükûmet Merkezi oldu. Artık mevcut yönetimin isminin de açıkça ifadesi ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923 akşamı, -yapıları bir Anayasa değişikliği ile - Cumhuriyet ilân olundu. Milletvekilleri bu büyük olayı ayakta "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleriyle kutladılar. Bu sonucu takiben Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa, oybirliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.<br />
Cumhuriyetin ilânı i1e gerçekleşen bu büyük inkılâbın yanı sıra devlet örgütü ve toplum yönetiminin de çağdaş devlet anlayışına uygun olarak lâikleşmesi gerekiyordu. Böyle bir anlayış içinde halifeli Cumhuriyet söz konusu olamazdı. Bu sebeple 3 Mart 1924'te artık hiçbir lüzumu kalmayan, aksine zararlı bir kuruluş halini almış bulunan halifelik de kaldırıldı ve son halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı.<br />
<br />
   Artık devletin modern bir şekil alması ve milletin çağdaş uygarlık seviyesine en kısa zamanda erişebilmesi yolunda büyük inkılâplar birbirini takibe başladı. Bu devre esnasında şapka ve kıyafet inkılâplari yapıldı. Halkı uyuşukluğa sevkederek her türlü hayat enerjisini yokeden tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı; Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldirıldı. Lâik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında, şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok yeni kânunlar kabul edildi. İlim ve kültür işlerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Medreseler kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları açıldı. Eğitim ve öğretimde, lâik ve millî bir yol takip edildi. Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkılâbı meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversite'de de büyük bir reform gerçekleştirilerek ona çağdaş bir görünüm kazandırıldı; bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı. Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda reform yapıÎarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem.verildi. 1923 yılında Türkiye'de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Ziraî faaliyetler genişletildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi. Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu inkılâplara "Atatürk İnkılâpları" adı verildi. İnkılâpların memlekette daha süratle ve daha sağlam yerleşmesi için bütün Türk halkını içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi tegkil edildi. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve inkılâpçılık Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi.<br />
<br />
   Milleti çağdaş uygarlığa götüren bu zorunlu gidiş karşısında, muhalefeti teşkil eden, fakat bir kolu da tutuculuğa ve gericiliğe dayanan bir grup tedirgin oldu. Politik sahada da kendilerine temsilciler bulan bu grup, bütün bu gidişten Atatürk'ü sorumlu tuttukları için ona birkaç suikast girişiminde bulundularsa da muvaffak olamadılar ve millet tarafından tel'in edildiler.<br />
<br />
Mustafa Kemal, inkılâpların büyük kısmını başardıktan sonra Türk bağımsızlık mücadelesini ve yeni Türkiye'nin kuruluşunu anlatan büyük Nutkunu yazdı. Bunu 1927 yılında, Parti Kongresinde altı gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. Değerli tahlil ve tenkitlerle dolu olan bu eser, Türk tarihinin olduğu kadar Türk edebiyatının da ölmez eserleri arasında yer aldı.<br />
<br />
    Büyük Önder, kurtuluştan sonra memleketi baştan başa dolaşarak halka inkılâpların ve yeni Türk Devleti'nin ideolojisini anlattı. 1934 senesinde Meclis, özel bir kanunla kendisine "ATATÜRK" soyadını verdi.<br />
<br />
<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN SİVİL HAYATI<br />
<br />
<br />
   Askerlikten istifasını takiben Erzurumluların isteği üzerine Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin Heyet-i Faale başkanlığına getirildi. Cemiyet, o günlerde daha evvelce alınan bir karar gereğince doğu illerini kapsayan bir kongrenin hazırlıkları içinde idi. Mustafa Kemal'in Heyet-i Faale reisi olarak bu kongreye iştiraki mümkündü; fakat o, bu kongreye özellikle Erzurum'dan üye olarak iştirak etmek istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelce seçilmişti; ama buna da bir çözüm bulundu. Erzurum'un iki değerli evlâdı, Kâzım Yurdalan ve Cevat Dursunoğlu Erzurum üyeliğinden istifa etmek suretiyle yerlerini Mustafa Kemal ve Rauf Bey'e bıraktılar. Bu suretle Mustafa Kemal Paşa'nın kongreye girişi meşruluk kazandı.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi, 23 Temmuz 1919'da tek katlı bir ilkokul salonunda 62 delegenin iştirakiyle toplanmıştı. Kongre bir kurucu meclis gibi çalışarak 14 gün devam etti ve 7 Ağustos 1919 da çalışmalarına son verdi. Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış, delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonra başkanlık seçimine geçilmişti. Yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi.<br />
Millî Mücadele'ye bayrak olan bir kongrenin Erzurum'da toplanışı bir tesadüfün eseri değildi; Mondros Mütarekesi'nden sonra müdafaa şuurunun en keskin bir şekilde meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi. Zira Mütareke hükümlerine göre asırlarca şehit kanıyla sulanmış Erzurum topraklarını da içine almak üzere bir Ermenistan kurulması isteniyordu. Bu durum, bölgedeki millî birlik ve mukavemet şuurunu daha da bileyledi. Keza Kongre'ye Doğu Karadeniz il ve kasabalarını temsil etmek üzere 17 delege ile iştirak eden Trabzon'da da Pontus tehlikesi vardı. Bölge Rumları, Mondros Mütarekesi'nden faydalanarak Doğu Karadenız şehirlerini kapsayacak bir Pontus Rum Devleti kurma hayali içindeydiler. Bu bakımdan Doğu Anadolu şehirleri ile tehlike müşterekti.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi güç şartlar altında toplanıyordu. Çünkü Kongre üyelerinin vilâyetlerce gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin Kongre'ye gönderilmesinde büyük güçlükler çıkarılıyordu. Mülkî âmirlerin büyük kısmı, İstanbul Hükûmeti'nin baskısı ile delegeleri korkutuyorlar, yola çıkmalarını engelliyorlar, hatta bazı vilâyetler kesin olarak delege göndermemekte direniyorlardı. Elâzığ, Diyarbakır ve Mardin illerinden seçilen üyeler valilik baskısı sebebiyle yola çıkmaktan alıkonulmuşlar, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edememişlerdi. Bu sebeple Kongre'nin toplanabilmesi için Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin gayretleri yanında Mustafa Kemal Paşa tarafından da ciddî teşebbüslerde bulunmak icap etti. Vilâyetlerin herbirine açık telgraflar gönderilmekle beraber, bir taraftan da şifre telgraflarla valilere, komutanlara gerektiği şekilde tebligatta bulunuldu.<br />
Nihayet yeteri kadar temsilci getirtilip Kongre'yi toplamaya muvaffak olundu.<br />
<br />
   İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleştirilen Erzurum Kongresi, Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti'nin müştereken hazırladığı bir Kongre idi. O günkü mülkî taksimatta Trabzon'un kapsadığı Doğu Karadeniz il ve ilçelerinden 17, Erzurum un kapsadığı il ve ilçelerden 25, Sivas'ın kapsadığı il ve ilçelerden 14, Bitlis'ten 4 ve Van'dan 2 delegenin iştiraki ile toplam 62 üye ile toplanmıştı. Bugünkü idarî taksimat gözönüne alındığı takdirde 30'a yakın Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz illerini ve bunların ilçelerini kapsamaktadır.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi'nin toplanışı ve çalışmalarına başlamasıyla İstanbul da Saray ve Hükûmet tarafından, Anadolu'da yükselen bu kurtuluş sesini boğmak için yoğun bir faaliyet başladı. Ajanslarla Mustafa Kemal'in devlete başkaldıran bir asi olduğu, Erzurum Kongresi'nin kanunsuz toplandığı ilân edildi. Mustafa Kemal Paşa'yı tutuklamak için her türlü tedbire başvuruldu. İstanbul Hükûmeti, Erzurum Kongresi'nin dağılmasını, Kongre ye katılanların yakalanarak İstanbul Divan-ı Harbine sevklerini emretti ise de millet fertlerini saran o zamanki millî hava içinde hiçbir makam bu emri yerine getirmeye teşebbüs edemedi.<br />
<br />
   İşte bu derece güç şartlar içinde gerçek bir vatan aşkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Türk Kurtuluş Savaşı' nın ilk temelleri bu Kongre'de atılmış, alınan tarihî kararlar Millî Mücadele'nin temel kurallarını oluşturmuştu.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:<br />
   1- Doğu illeri ile Trabzon ve Canik sancağı hiçbir sebep ve bahane ile Osmanlı topluluğundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür.<br />
Bu demekti ki ne doğu illeri Ermenistan sevdasıyla, ne Karadeniz illeri Pontus hulyasıyla anavatandan ayrılamayacaktır. Bu karar, vatanı ve milleti bölmek isteyenlere karşı ilk esaslı ihtardı.<br />
   2- Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.<br />
Bu madde ile milletin, her türlü işgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettiği, birlik halinde direneceği bildiriliyordu. Vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahale, karşılıksız kalmayacaktı. Millet işgal ve istilâyı birlik halinde püskürtmeye kararlıydı.<br />
   3- Vatanın ve istiklâlin muhafaza ve teminine İstanbul Hükûmeti muktedir olamadığı takdirde, gayeyi temin için Anadolu'da geçici bir hükûmet kurulacaktır.<br />
İstanbul Hükûmetinin hali ve tutumu belliydi; güçsüz ve beceriksizdi. Memleketi Mondros Mütarekesi ile kayıtsız şartsız galip devletlere teslim etmişti. Ülkeyi uçurumun kenarından ancak ve ancak millî iradeye dayanan bir hükûmet kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçekleştirilecekti. Esasen Erzurum Kongresi bu amaca yönelik ilk adımdı.<br />
   4- Kuva- i Milliyeyi amil ve irade-i mılliyeyi hâkim kılmak esastır.<br />
Kuva-yi Milliyeden kasdedilen millî kuvvetler, milletin bağrından çıkacak millî bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal gayesi uğrunda Milletin arzu ve eğilimleri yönünde mutlaka zafere ulaşacaktı. Milli iradeyi hakim kılmak aynı zamanda demokratik bir esastı. Bu esasta Cumhuriyet rejiminin ilk kıvılcımlarını sezmemek mümkün değildi.<br />
   5- Hıristiyan azınlıklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar verilemez.<br />
Memleketteki azınlıklar yer yer siyasî egemenlik davasına kalkışmıştı. Memleket bütünlüğünü bozucu, vatanı parçalayıcı bu gibi davranışlara imkân verilmeyecekti. Azınlıklara sosyal dengemizi bozan ekonomik, hukuksal ve kültürel -her ne çeşit olursa olsun- ayrıcalıklar ve üstünlükler tanınmayacaktı.<br />
   6- Manda ve himaye kabul olunamaz.<br />
Türk milleti her şeyi göze alarak istiklâli için silâha sarılmıştı. Hiç kimseden lûtuf ve yardım beklemiyordu; yabancı devletlerden merhamet istemiyordu. Her ne pahasına olursa olsun istiklâl mutlaka gerçekleşecekti. Parola "Ya istiklâl ya ölüm" idi.<br />
   7- Millı Meclis'in derhal toplanmasına ve hükûmet işlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır.<br />
MilletılMe evletlerinin baskısı ve Padişah fermanı ile kapatılmış olan clısı derhal toplanmalı, hıikûmetin millet ve memleketin mukadderatı ile ilgili vereceği her türlü karar böyle bir meclisin denetiminden geçirilmeliydi. Hükûmet kararları ancak bu şekilde meşruluk kazanacaktı.<br />
    8- Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil, fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder. Bu cümle ile Türk milletinin yeniliklere açık ruhu belirtiliyordu. Denilmek isteniyordır ki Türk milleti insanî ve uygar amaçların değerini bilen ve kavrayan bir millettir. Nitekim Atatürk milletin çehresini değiştiren büyük inkılâplara başladığı zaman "yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, milletimizi her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâplarmızın temel kuralı budur", diyecekti. Kararda geçen "Milletimiz fennî. sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder" ifadesinde de harap bir memleketi bayındır hale getirmek için gelecekte gerçekleştirilecek kalkınma hamlelerine işaret edilmekte idi.<br />
<br />
Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren bu tarihî kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemişti. Zira Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı Millî'nin esasında Erzurum Kongresi kararları yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu. Mudanya ve Lozan antlaşmalarının bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamını Erzurum Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu, irade-i milliyeyi hâkim kılmak esasında toplandı. Ve nihayet "Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil eder" cümlesiyle Atatürk inkılâplarının ilk kıvılcımları Erzurum Kongresi'nde parıldadı.<br />
<br />
   Sonuçları bakımından bu derece önem taşıyan Erzurum Kongresi için Mustafa Kemal Paşa, kapanış konuşmasında "Tarih, bu Kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir" ifadesini kullandı.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1919 günü -kendisi adına bütün yetkileri kullanacak- 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına son verdi. Şimdi Heyet-i Temsiliye'yi ve onun başkanını büyük bir görev bekliyordu. Erzurum Kongresi'nde parlayan kıvılcımı söndürmemek, Sivas'ta onu meş'ale haline getirerek millî kurtuluşa daha emin adımlarla yürümek gerekiyordu. Bu sebepledir ki Mustafa Kemal Paşa, doğu illerinin mukadderatı için toplanan Erzurum Kongresi'ni -gayesini daha da genişleterek- bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki Erzurum Kongresi'ni Sivas Kongresi'ne bağlayarak Millî Mücadele'ye memleket yüzeyinde genişlik kazandırdı.<br />
Sivas Kongresi günlerinde de memleketin içinde bulunduğu ağır mütareke şartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi'nin milletimiz aleyhirıe haksız ve insafsız bir şekilde uygulanması, İzmir'e çıkmış olan Yunanlıların İtilâf devletlerinden aldığı cüretle Anadolu'nun içine doğru ilerlemesi, çeşitli şehirlerimizin işgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini izledi. İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal Paşa, bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi'ne iştirak etmek üzere 2 Eylül 1919'da Erzurum'dan Sivas'a geldi. Sivas, Millî Mücadele liderini emsalsiz sevgi gösterileri ve coşkıın bir sevinçle karşıladı.<br />
<br />
   Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 günü o zamanlar "Mekteb-i Sultanî" olarak kullanılan bir binanın salonunda, 38 delegenin iştiraki ile toplandı. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919'da Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayımlayarak çalışmalarına son verdi. İlk oturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa. başkan seçildi.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi'ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir Kongre'nin özellikle Sivas'ta toplanışı, şehrin stratejik durumu ile ilgili idi. Anadolu'nun ortasında yer alan bu şehrimiz -mütareke şartları gereğince İtilâf devletlerini temsilen bazı subaylar bulunmasına rağmen- işgal altında değildi. Ulaşım bakırrıından Anadolu yollarının birleştiği bir kavşak durumunda idi: o günkü imkânların elverdiği ölçüde çeşitli Anadolu şehirlerine şu veya bu şekilde bağlanabiliyordu. Her ne kadar Fransızlar Adana üzerinden, İngilizler Samsun'dan şehri işgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal Paşa, böyle bir işgalin düşmana çok pahalıya mal olacağını hesaplıyordu. Bütün bu avantajları yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesi ,şehirde oldukça iyi teşkilâtlanmıştı.<br />
<br />
   İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleşen Sivas Kongresi doğrudan doğruya Mustafa Kemal'in çağrısı üzerine toplanmış , bir millî kongredir. Kongre nin 38 üyesinden 31'ini Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler, 7'sini ise Doğu Anadolu illerini temsilen Erzurum Kongresi'nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu. Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle Doğu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi'ne memleket çapında bir genişlik ve bütünlük kazandırdı<br />
Tarihî bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi'nin toplanışı sırasında da Erzurum Kongresi'nde olduğu gibi İstanbul Hükûmeti ve idarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir ki Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazı vilâyetlerden seçilen delegeler de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edemedi.<br />
<br />
   Sivas Kongresi'nin toplanmaması için Sivas'ta bulunan Fransız Jandarma Müfettişi Brüno da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle bir Kongre gerçekleştiği takdirde Sivas'ın işgal edileceğini ve Kongre'nin dağıtılacağını bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas'ı işgal edecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa Kemal'in her güçlüğü aşan azmi önünde, bütün bu tehditler sonuçsuz kaldı.<br />
<br />
   İstanbul Hükûmeti Erzurum Kongresi'nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında da bütün gücüyle Mustafa Kemal'i tevkife yönelmişti. Anadolu'nun hemen her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal'in ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara yeni atamalar yapıldı. Fakat hiçbir idareci, şahlanan millî irade ve millî hava içinde İstanbul Hükûmetinin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi.<br />
<br />
    Sivas Kongresi'nin diğer bir özelliği de delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin mutluluğundan başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlanna hizmet etmeyeceklerine dair Kongre'de yemin etmeleri olmuştu. Bu suretle Millî Mücadele'nin hiçbir siyasî parti adına yapılmadığı, tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına yönelik bir hareket olduğu açıkça belirtilmiş oluyordu.<br />
<br />
   Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:<br />
    1- Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.<br />
Evvelce toplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz vilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile anavatandan ayrılamayacağını ilân etmişti. Sivas Kongresi sahip olduğu tam yetki ile bu karara bütün memleketi kapsayan bir genişlik kazandırdı.<br />
    2- Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.<br />
Erzurum Kongresi'ni toplanmaya davet eden başlıca tehlike Doğu Karadeniz Bölgesinde kurulması düşünülen Pontus Rum devleti ile Doğu Anadolu illerini içine kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan gelen Yunan tehlikesini de göz- önüne alarak, vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahalenin karşılıksız kalmayacağını mütecaviz düşmana açıkça bildiriyordu.<br />
    3- İstanbul Hükûmeti, haricî bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.<br />
Bu madde ile İstanbul Hükûmetinin millet menfaatlerine aykırı herhangi üir karar veya davranışına milletin kayıtsız kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye dayanan bir hükûmetin derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu.<br />
    4- Kuva-yı milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır.<br />
Erzurum Kongresi'nde belirlenen bu kural, Sivas Kongresi'nde perçinleştiriliyordu, Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu, milletin iradesi ve eğilimleri yönünde savaşacâk, bağımsızlık mutlaka gerçekleşecekti. Millet artık egemenliğini kendi eline almıştı; kendi hâkimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu. Bu esas gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esasırtı oluşturuyordu.<br />
    5- Manda ve himaye kabul olunamaz.<br />
Erzurum Kongresi'nde karar altına alınan bu görüş, Sivas Kongresi'nce de onaylanarak Millî Mücadele'nin temel kuralı haline getiriliyordu. Millî kurtuluş hareketinin parolası hiçbir devletin merhametine sığınmaksızın" Ya istiklal ya ölüm!" dü.<br />
    6- Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanması mecburidir.<br />
Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek, artık bir mecburiyet olarak gösteriliyordu. Aksi takdirde hükûmet kararları millî iradeyi yansıtmayacaktı.<br />
    7- Aynı gaye ile millî vicdandan doğan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir.<br />
Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerindeki millî cemiyetleri "Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla bir merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte -bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine almak üzere- memleket çapında bütünlük kazandırdı.    8- Mukaddes maksadı ve umumî teşkilâtı idare için Kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir.<br />
<br />
   Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi'nce 6 kişi daha seçilmek suretiyle "Heyet-i Temsiliye" genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar memleket mukadderatında yegâne söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu.<br />
Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütün memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından İnkılâp Tarihimizde büyük öneme sahip bir Kongre'dir. Üyelerinin, bütün memlekete şamil olması sebebiyle de Millî Mücadele başlangıcında Türkiye'nin mukadderatını çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir Kongre'dir. Bunun içindir ki tesirleri Erzurum Kongresi'nden daha geniş oldu.<br />
<br />
   Sivas Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal Paşa'nın amacı en kısa zamanda Anadolu'da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracağı hükûmet ile Millî Mücadele'yi bir merkezden idare etmek idi. Dâhi adam, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere Sivas Kongresi'nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla millî teşkilâtın kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aşarak- azimle çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye i1e temas temini ve anlaşma zemini arayan İstanbul Hükûmeti, temsilcileri vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da onunla görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşme İnkılâp Tarihimizde "Amasya Mülâkatı" olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu'da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse onlara âlet durumunda olan hükûmet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını "Misak-ı Millî" halinde kabul ve ilân etti.<br />
<br />
   Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919'da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri i1e beraber Ankara'ya gelmişti. Artık Millî Mücadele Ankara'dan yönetiliyor, İstanbul'daki asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşında görev almak üzere Ankara'ya geliyordu. Bir süre sonra,16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilâf devletleri tarafından fülen işgal edildi; şehir yabancılar tarafından tamamen askerî kontrol altına alınmıştı. Bu şartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu.<br />
<br />
   Mustafa Kemal, İstanbul'un işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek Ankara'da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler sür'atle sonuçlandi. Nihayet 23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulunduğu şartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalım savaşının,. istiklâl mücadelesinin liderliğini yapıyordu.<br />
<br />
Ankara'da Millet Meclisi'nin açılması, milli bir hükûmetin kurulması üzerine Padişah ve İstanbul Hükûmeti de millî mücadeleyi daha geniş ölçüde baltalama yollarına sapmıştı. Anadolu'da binbir fedakârlıkla oluşturulan millî kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları kuruluyor, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele kahramanları, âsi sayılarak idama mahkûm edilmiş bulunuyordu. Diğer taraftan İzmir'e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza hazırlânıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silâhları alınmış olduğundan, işgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahallî kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının yanı sıra Anadolu'nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu.<br />
Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. Doğu cephesinde XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede Oltu, Sarıkamış ve Kars'ı işgal suretiyle sınır şehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920'de taarruza geçilerek, merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış, 30 Ekim 1920'de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteği üzerine 2/3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi. Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi.<br />
<br />
   Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgelerirıde Fransız birlikleriyle mahallî kuvve'tler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim 1921'de Fransızlarla yapılan "Ankara Antlaşması" Adana, Mersin, Gaziantep ve diğer bazı şehirlerimizin kurtuluşuna uzandı.<br />
<br />
   Yunanlılar 1920 Haziran'ında, Ankara'da kurulan iki aylık yeni hükûmetin içinde bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesinde umumî taarruza geçmişler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan kuvay-ı milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa'yı, 29 Ağustos 1920 günü de Uşak'ı işgal etmişlerdi. Bu olaylar seyrederken Padişah ve İstanbul Hükûmeti de 10 Ağustos 1920'de İtilâf devletleriyle Sevr Antlaşmasını imzalamak suretiyle dış düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu.<br />
Yunanlıların Batı cephesinde ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki, millî mücadelenin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otnrite altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teşkilâtların ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve eğitime tabi tutulacaktı.<br />
<br />
   Artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Millî Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu aylar, millî mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin aylarıdır.<br />
<br />
   Şimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız. Bir çok millî müfreze, gönüllü örgüt sür'atle millî ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir kısım kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri, Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak istememişler, başlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmişlerdi. Bunlar, Millî Mücadele'nin güç zamanlarında başardıkları bazı işlerin verdiği şımarıklıkla bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi azlediyor, değiştiriyor, kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek komuta altında örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin huzurları daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında Ankara Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. Artık tutumları, millî hükûmete karşı bir isyan halini almıştı.<br />
Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve fedakârlıkla kurulan düzenli orduda emir ve komuta birliğini temin bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi ordu içinde kaldıkça hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine bu âsi kuvvetler her başarıda orduya ayakbağı olacaktı. Bu sebeple hükûmet Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına karar verdi.<br />
<br />
   29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey'le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Çerkez Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetlerin Kütahya'yı işgali üzerine Gediz'e çekildi. Millî kuvvetler, âsileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz'i de işgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldı.<br />
İşte şimdi Millî Mücadele'nin en dramatik anları yaşanmaktadır. Batı Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklaşmışlar, Gediz'e kadar ulaşmışlardır. Çerkez Ethem'i takip sebebiyle cephelerin boşaltıldığını, askerlerin mevzilerden uzaklaştığını haber alan Yunanlılar, içinde bulunduğumuz bu iç buhranı, Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve zor ânını kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem Uşak cephelerinden sür'atle ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde âniden bastırıp mağlup etmek, bu suretle Eskişehir ve Afyon'u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plan gerçekleştirildiği takdirde, henüz sekiz aylık millî hükûmeti doğduğu yerde boğmak, kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı.<br />
<br />
   Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiği Eskişehir de, Afyon da askerî yönden önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı, önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve Uşak Cephelerinden ilerleyen düşman kolları, Kütahya önlerinde birleşme imkânı bulursa, Çerkez Ethem'e karşı geride bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. İşte mağlubiyetimiz halinde ortaya çıkacak korkunç tablo bu idi.<br />
<br />
    Düşman taarruzu ile gelişen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek, ister istemez Çerkez Ethem'in takibine ara vermeyi ve Kütahya ve Gediz'e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevketmeyi kararlaştırdılar. Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer Yunanlılar, bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse mukavemetsiz, Eskişehir'e kadar yol almış olacaklardı. O halde yapılacak iş, son sür'atle İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeşlerine karşı bir kısım kuvvet, Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü mevzilerini da- ha da takviye etmek üzere, Ankara'da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çağrıldı. Ethem'in takibine ara vererek Kütahya'dan hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı.<br />
<br />
   Öte yandan Yunanlılar sürâtle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık'ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü işgal ettiler. Fakat bütün bu işgallere, güç şartlara, iki ayrı düşmanla savaş mecburiyetine rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda başta Atatüxk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Atatürk, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şunları söylüyordu: "Efendiler! Dahilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun, kesin başarı, son başarı meşru bir ama izleyenlerde olacaktır."<br />
<br />
   I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü, şimdi Türk Kurtuluş Savaşında dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından "İnönü" soyadı verilecekti.<br />
Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan düşman, umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları, onlar gerçekten şaşırtmıştı.<br />
<br />
   Muharebe, 10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz'den muharebe meydanına gelmiş, savaşı bizzat ateş hattında idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti, mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesinin karargâhı bulunan İnönü istasyonunun kuzevine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında cep- he karargâhı istasyondan alınarak sür'atle İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi.<br />
Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman taarruzlarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı. Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında ağır zayiat veriyor; ama canından aziz bildiği kutsal vatan topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. En nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar.<br />
<br />
   Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey'e şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının, mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını Allah'tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer dolayısıyla tebrik ederim".Gerçekten I. İnönü zaferi, Atatürk'ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmuş, onu II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos ve 30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izlemiştir.<br />
<br />
   Artık sıra, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bırakılan yerden takibine gelmişti. Sür'atle ileri harekata geçilerek bu âsi kuvvetlerde tamamen ortadan kaldırıldı. Çerkez Ethem ve kardeşleri son çare olarak Yunanlılara sığındılar. Bu isyanın bastırılması ile artık millî orduda emir ve komuta birliği de tam olarak sağlanmış oldu.<br />
<br />
   I. İnönü zaferi içerde ve dışarda büyük etkiler yarattı; büyük siyasî gelişmelere sebep oldu. Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler boğulmuş, yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine oturmaya başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle içerde asayiş ve güven sağlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları daha da kolaylaşmıştı.<br />
<br />
   I. İnönü zaferinin dışardaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman karşısında ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı devletlere de artık, millî hükûmetin hatırı sayılıx bir varlık olduğunu gösteriyordu. Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilâf devletleri, 21 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na İstanbul Hükûmeti i1e beraber Ankara Hükûmeti'ni de çağırdılar. Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri, Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar ki Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa, konferansta söz hakkını Ankara Hükûmeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı. İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf devletleri yeni bir barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I. İnönü zaferinin millî hükûmete kazandırdığı dış itibar sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlaşması" imzalandı. Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda bazı müzakereler oldu.<br />
<br />
   Ancak Yunanlılar, bu mağlubiyetten ders almayarak kısa süre sonra 23 Mart 1921 günü aynı cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921 günü Yunanlıların İnönü mevzilerine taarruzu ile başlayan,II. İnönü muharebesinde de düşman taarruzları birincisinde olduğu gibi durduruldu. 31 Mart 1921'de Batı cephesi kuvvetlerinin karşı taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye başladılar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları muharebe meydanını tekrar silâhlanmıza terk zorunda kaldılar. Bu suretle Batı cephesinde düşmana karşı II. İnöntı Zaferi adını alan bir büyük başarı daha kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği kutlama telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters talihini de yendiniz!" diyordu.<br />
<br />
   Şimdi 1921 yılının Temmuz başlarındayız. Yunanlılar Ankara Hükûmetinin reddettiği Sevr Antlaşmasını gerçekleştirmek amacıyla Anadolu topraklarına durmadan kuvvet çıkararak Türklere karşı yeni bir taarruza hazırlanmaktadırlar. Nihayet bu genel düşman taarruzu,10 Temmuz 1921 günü, bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli kuvvetlerle başladı. Harekât ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasında yer yer şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönün ; den Türk kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar birçok yerleri işgal ettiler. Afyon, Eskişehir, Kütahya, Bilecik art arda düşman eline geçti.<br />
<br />
   Cepheden gelen bu kaygı verici haberler üzerine 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Ankara'dan Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargâhına geldi. Takviyeli kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi karşısında, o günkü şartlar altında imkânları sınırlı Türk ordusu için daha da ileri kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tesbitine gerek gördü ve Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi verdi: "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lâzımdır ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir!" Müteakiben bu strateji uygulandı ve Batı Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu karar, harp yönetimi bakımından isabetli bir davranıştı; zira kayba uğrayan, azalan kuvvetlerimizin, tutunduğu mevzilerde tazelenen taarruz gücünp karşı çekilmeksizin uzun sure direıımesı daha büyük kayıpların sebebi olacaktı.<br />
<br />
   İnkılâp Tarihimizde "Kütahya-Eskişehir Savaşları" adını alan ve Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle sonuçlanan bu çaıpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca 2 misli fazla düşman kuvvetleri karşısında oldukça ağır zayiat vermiş, gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliş esnasında şehit, yaralı ve kayıp olmak üzere 40.000'e yakın silâhlı kuvvetimiz yok olmuştu. Ayrıca araç ve gereç kaybımız da büyüktü.<br />
<br />
   Ordumuzun bu, Sakarya'nın doğusuna çekiliş günlerinde Bakanlar Kurulu, tekrar gelişebilecek yeni bir Yunan taarruzuna karşı tedbir olmak üzere Hükûmet Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar verdi; ancak Meclis'ten onay almak gerekiyordu. Hükûmet kararı, Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya kaçmaya mı ,geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye mi?" Millet temsilcileri, Ankara'yı harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüşmekti. Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis, tahliyenin aksine Ankara'nın müdafaasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verdi.<br />
<br />
    Bütün bu zor şartlara, geçici çekilişe rağmen sonunda düşmana kati darbe indirileceğine dair, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Mustafa Kemal Paşa'ya göre "Pek uzak olmayan bir gelecekte karşımızdaki Yunan ordusu tükenecek, sonunda imhası mümkün hale gelecekti." Ancak başarının en önemli şartı, herkesin bu sonuca candan inanması ve bu uğurda maddî ve manevî tüm güçlerini memleket savunmasına yöneltmesi idi. Ayrıca unutulmaması gereken nokta, ordumuz, düşmanın arzu ettiği yerde değil, bizim arzu ettiğimiz yerde kesin muharebeye girecek ve ona, orada kati darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan gerektiğinde geri çekilişin, bazı yerleri düşmana terk edişin büyük bir önemi yoktu. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulamak gerekiyordu.<br />
Ne çare ki liderlerin bu inancına rağmen Sakarya'nın doğusuna çekilmenin yarattığı maneviyat bozukluğu Meclis'e de aksetmişti. Yeni bir ordu oluşturulurken meydana geleıi bu ağır kayıp, bu çekilme ister istemez sarsıntılara sebep olmuş; bazı çevreleri haklı oTarak endişe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu hava içinde 4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda askerî durum ve Başkomutanlık teşkili üzerinde heyecanlı görüşmeler oldu. Milletvekilleri, yorgun orduyu yeniden canlandıracak, memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi aramaktadırlar. Bu çare, Mustafa Kemal'in fülen ordunun başına geçmesidir. Çünkü O, katıldığı bütün savaşlarda yenilmemiş, yenmiş bir kumandandır. Bu sebepledir ki konuşmalar onun başkomutanlığı üzerine alması görüşünde birleşti. Taraftarları gibi muhalifleri de kendisinden, ordunun başına geçmesini istemektedirler. Meclis'in büyük çoğunluğu, taraftarları kurtuluş için tek çarenin bu olduğu, başka çıkar yol bulunmadığı fikrindedirler. Bazı milletvekilleri içtenlikle haykırırlar: "Sen mühim bir kumandansın! Büyük bir askersin ve bunu da Çanakkale Muharebesinde ispat ettin. Şimdi kendini hangi güne saklıyorsun? Sakarya'ya kadar geldi düşman, kendini hangi güne saklıyorsun?" Bu haykırışlar, gerçekten millî iradenin sesi idi ve büyük kahramanı, fiilen ordunun başına davet ediyordu.<br />
<br />
   Muhaliflere gelince, onlar da Başkomutanlığı Mustafa Kemal Paşa'ya vermekle zaten kurtuluş ümidi kalmadığını kabul ettikleri bir ortamda, gelişecek tüm sorumluluğu onun ,omuzlarına yüklemeyi amaçlıyorlardı.<br />
Meclis'te 4 Ağustos 1921 günü başlayan bu görüşmeler, ertesi gün de aynı heyecanla devam etti. Mustafa Kemal Paşa, önce tartışmaların dışında kaldı. Ancak konuşmamasının, tavrını açıkça ortaya koymamasının, onun da gelecekten ümitsiz olduğu şeklinde yorumlanması ihtimaline karşı, kendisini Başkomutan görmek isteyen millî iradenin bu ısrarı karşısında, Meclis Baş kanlığına şu önergeyi sundu: "Meclis'in sayın üyelerinin umumî surette beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan doğacak yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu yetkileri fülen kullanmak şartiyle üzerime alıyorum. Hayatım boyunca millî hâkimiyetin en sadık bir hizmetkârı olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca istiyorum".<br />
<br />
   Bu önerge Meclis'in yetkilerini kullanma isteği sebebiyle bazı itirazlara sebep oldu. Ancak durum, olağanüstü bir durumdu ve ölüm kalım mücadelesi gibi olağanüstü şartlar konuşuyordu. Bu şartlar içinde Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilen görev gerçekten çok büyük ve önemli, diğer bir ifade ile Türk milletinin mukadderatı ile ilgili idi. Düşman karşısındaki cephede vakit geçirmeksizin en seri, en doğru kararları verebilmek, ancak Meclis'in yetkilerini anında kullanmakla mümkündü. Esasen Atatürk de bu olağanüstü şartlara rağmen, söz konusu yetkinin 3 ayla sınırlı kalmasını istemekle, millî iradeye olan sarsılmaz saygısını gösteriyordu. Nihayet Meclis, bu isteğinde kendisini haklı gördü. Görüşmeler sonucu, 5 Ağustos 1921 günü, "Mustafa Kemal Paşa'ya 3 ay süre ile askerliğe ait hususlarda Meclis'in yetkilerini kullanmak koşuluyla Başkomutanlık tevcih eden Kanun, Büyük Millet Meclisi'nde oybirliği ile kabul edildi. Kanunda şu sözlere yer veriliyordu: "Millet ve memleketin mukadderatına bilfiil el koyan yegane yüce kuvvet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık füli vazifesine kendi reisi Mustafa Kemal Paşa'yı memur etmiştir. Başkomutan, ordunun maddî ve manevî kuvvetini artırma ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin buna ait salâhiyetini Meclis namına fülen kullanmaya yetkilidir. Bu sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle sınırlıdır. Meclis lüzum gördüğü takdirde bu müddetin bitiminden evvel dahi bu sıfat ve salâhiyeti kaldırabilir."<br />
<br />
   Başkomutanlık verilişinden sonra Mustafa Kemal Paşa kürsüye geldi. Memleketin düşman istilâsından kurtarılacağına dair sarsılmaz inancını bir kere daha ifade ederek Meclis'e şu teminatı verdi: "Efendiler! Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allahın yardımıyla behemehal mağlûp edeceğimize dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim." Başkomutan aynı gün ordu ve millete de bir bildiri yayımladı. Bu bildiride de şu cümleler yer alıyordu: ".... Bana bu vazifeyi tevdi etmiş olan Meclis ve bu Meclis'te beliren milletin kesin iradesi, hareket tarzımın mihrakını teşkil edecektir. Hiçbir sebep ve suretle değiştirilmesine imkân omayan bu kesin irade, her ne olursa olsun düşman ordusunu imha etmek ve bütün Yunanistan'ın silâhlı kuvvetlerinden oluşan bu orduyu, anayurdumuzun mukaddes ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşmaktır. "<br />
<br />
   Başkomutan, artık plânını yapmış ve kesin şekilde uygulamaya başlamıştır. Hedef, muvaffakiyete götürecek bütün tedbirleri en kısa zamanda almaktır. Bu amaçla 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri, kendi imzasıyla 10 adet "Tekâlif-i Milliye" yani "Millî Vergi" emri yayımladı. Bu emirler gereği her ilçede bir "Millî Vergi Komisyonu" kuruluyordu. Her evden ordunun ihtiyacı için bir kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık isteniyordu. Ordunun malzeme ihtiyacı için tüccarın elinde bulunan stoklardarı yüzde kırkına parası zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu. Herkes hububat, hayvan ve yem bakımından stoklarının yüzde 40'ını yine parası sonradan ödenmek üzere orduya verecekti. Halkın elinde bulunan savaşa elverişli bütün silâh ve cephane, 3 gün içinde ordu ambarına teslim edecekti. Memleketteki demircilerin, dökümcülerin, marangozların, sanayi imalâthanelerinin listesi çıkacak ve sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket, gelecekteki zafer için olağanüstü bir seferberliğe davet e dilmişti. Artık millet ve ordu el eleidi ve topyekûn bix harp başlatılmıştı.<br />
<br />
   Başkomutan bu acil tedbirleri aldıktan sonra 12 Ağustos 1921 günü Ankara'dan hareketle Polatlı'daki Cephe Karargâhına geldi. Artık Mustafa Kemal Paşa, cephede ve fülen Türk ordusunun başında idi.<br />
Şimdi 1921 yılı Ağustos başlarındayız. Yunan ordusu 13 Ağustos 1921 günü Sakarya'daki Türk mevzilerine doğru yeniden ileri harekâta başladı. 15 Ağustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin, ordularına "Ankara'ya!" emrini verdi. Durmaksızın ilerleyen Yunanlılar, birçok şehir ve kasabalarımızı işgal ederek sonunda Sakarya'daki savunma hattımıza dayandılar.<br />
<br />
   23 Ağustos 1921 günü, Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Bütün cephe boyunca taarruz ve karşı taarruzlarla çok şiddetli muharebeler oldu. Yunan taarruzu, bir çok yerde kıtalarımız tarafından düşmana ağır zayiat verdirilerek durduruldu. Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi ele geçirdikleri, Poiatlı'ya kadar yaklaştıkları, top seslerinin Ankara'dan duyulduğu zamanlar oldu. Türk mevzileri bir çok noktada yarılmasına rağmen, her nokta inatla savunuluyor, kaybedilen her hattın gerisinde yeni bir savunma hattı oluşturuluyor, böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmiyordu. Zira Başkomutan, savaş stratejisi için şu formülü koymuştu: "Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, oria tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmağa ve mukavemete mecburdur".<br />
Başkomutanın ortaya koyduğu, harp yönetimi bakımından büyük önem taşıyan bu kural, Sakarya'da aynen uygulanmış ve mukaddes vatan toprakları, her kaybedilen hattın gerisinde vakit geçirmeksizin yeniden bir hat teşkili suretiyle sonuna kadar savunulmuştur. Düşman aştığı her tepenin ardında "Ankara var!" hulyasıyla harp ediyor, Mustafa Kemal Paşa ise Yunan kuvvetlerini, son darbeyi indireceği yere, memleketin harim-i ismetine çekiyordu. Nihayet düşmanın taarruz gücü, ilerleme kuvvet ve kudreti gittikçe tükenmeye başladı. Yunan birlikleri ana mevzilerinden çök uzaklaşmış, gerçekten Türklerin harim-i ismetine düşmüştü. Artık taarruz sırası Türklerindi. 10 Eylül 1921 günü başlayan karşı taarruzumuzla düşmana ağır zayiat verdirilmiş, bu taarruz sonucu Yunanlılar batıya doğru çekilmeye başlamıştı. Bütün savaş boyunca cepheden ayrılmayan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, zaman zaman da en ileri meyzilerde görürimüş, hatta ateş hattına girmişti. Başkomutanın en ileri hatta, taarruz eden kıtaların yanında görülmesi ve muharebeyi ateş hattında bizzat takip edişi şüphesiz ki subay ve erlerimizin maneviyatları üzerinde büyük tesir yaptı.<br />
<br />
   "Sakarya Meydan Muharebesi" adını alan bu büyük ve kanlı savaş, 22 gün 22 gece devam etmiş ve nihayet 13 Eylül 1921 günü, düşman Sakarya Nehri'nin doğusunda tamamen imha edilerek büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu anlamlı ve büyük başarı üzerine 19 Eylül 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'ya Kanunla Müşir (Mareşal) rütbesi ve "Gazi" unvanı verildi. Sakarya Zaferinin sonuçları siyasî alanda da kendisini gösterdi. 13 Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20 Ekim 1921'de Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı.<br />
Sakarya Meydan Muharebesinden sonra mağlup Yunanlılar, Afyon-Eskişehir hattına kadar çekilmişler, bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek, önemli yerleri tel örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada kalmışlardi. Düşmanın bu geniş hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu.<br />
<br />
   Yunanlıların, tutundukları bu son mevzilerden de atılmaları, Türk ordusunun kesin sonuçlu bir muharebeyi kazanmasına gerek gösteriyordu. Ancak bu suretle düşmanın Anadolu'dan tamamen çıkartılması mümkün olabilecekti. Diğer taraftan gerek Yunanlılar gerekse İngilizler, mevsimin ilerlemiş olduğu, Türk hükûmetinin içinde bulunduğu güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun ağırlığı sebebiyle Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkânsız görüyorlar; ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez barış isteğinde bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu sebeple kendileri barışa yanaşmıyorlar, işgal ettikleri toprakları ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha kârlı çıkmayı amaçlıyorlardı.<br />
<br />
   Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ise düşmanın hayal ürünü bu hesaplarının dışında taarruz hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve şeklini son derece gizli tutuyordu. Çünkü Atatürk'e göre, "Yarım hazırlıkla , yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha kötü idi". Nihayet eldeki bütün imkânlar kullanılarak, memleketin maddî ve mânevî bütün güçleri seferber edilerek taarruz zamanının geldiğine karar verildi. Ama yine de Yunanlılar asker sayısı, araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumakta idiler.<br />
Başkomutan tarafından en ince ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi planı, 27/28 Temmuz 1922 gecesi, Akşehir'e çağrılan ordu komutanlarına açıklandı. Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına 6 Ağustos 1922'de gizli olarak "taarruza hazırlık" emri verildi.<br />
<br />
   Büyük taarruz planı gerçekten dâhiyane, dâhiyane olduğu kadar da cüretli ve tehlikeli idi. Zira ku.vvetlerimizin hemen tamamı, taarruzun siklet merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine kaydırılmış, başka cephelere kuvvet ayırma hususu ister istemez ikinci planda düşünülmüştü. Bunun sonucu olarak Eskişehir-Ankara istikameti açık denecek bir durumda bırakılmıştı. Keza cephenin ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin arkası da göller bölgesine dayanıyordu. Başarısızlık halin- de, bu bölgede savaşan l. Ordu'nun akıbeti kritikleşebilirdi.<br />
<br />
   Bu plan, ancak büyük komutanların sevk ve idaresinde başarıya ulaşabilirdi ve bütün riskleri etkisiz kılacak faktör, ne pahasına olursa olsun mağlup olmamak kararı idi. Gerçekten de öyle oldu.<br />
26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30 da topçularımızın ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu başladı. Başkomutan da bu esnada Kocatepe'de bulunııyordu. Taarruz, kısa sürede Afyon Konya demiryolu hattı boyunca başarılı bir şekilde gelişti. Bu hattın güneyinden I. Ordu, kuzeyinden II. Ordu taarruz ediyordu. Ancak cephenin ağırlık merkezi, I. Ordu bölgesinde toplanmıştı.<br />
<br />
   Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın büyük bir basiretle ateş hattında yönettiği bu taarruzda ordumuzun Genelkurmay Başkanlığını Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet Paşa üstlenmişti. I. Ordu'ya Nurettin Paşa, II. Ordu'ya Yakup Şevki Paşa Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Paşa komuta ediyordu.<br />
<br />
   Süratli taarruz sonucu, 26/27 Ağustos gecesi Yunan ordusunun bir çok mevzü düşürüldü. Ani baskın şeklinde gelişen bu taarruz karşısında şaşıran Yunanlılar çekilmeye başladı. 27 Ağustos 1922'de ordumuz düşman işgalindeki Afyon'a girdi. Türk ordusunun bu ilerleyişi karşısında Yunan ordusu, Dumlupınar mevzilerine çekilme kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29 Ağustos günü de Dumlupınar mevzilerine taarruza başladı. 30 Ağustos günü Dumlupınar bölgesinde 200.000 kişilik Yunan ordusu tamamen kuşatılmıştı. "Başkomutan Meydan Muharebesi" adını alan bugünkü savaşta, düşmanın büyük kısmı imha edildi. Bu gece Kütahya da ordumuz tarafından kurtarılmış bulunuyordu.<br />
<br />
   Ancak, mağlup düşmanın çekilme yollarının da kesilmesi ve İzmir doğrultusunda aralıksız takibi gerekiyordu. Başkomutan,1 Eylül 1922 günü komutası altındaki kuvvetlere: "Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir, ileri!" emrini verdi.<br />
<br />
   Son süratle İzmir yönünde ilerleyen kuvvetlerimiz, 1 Eylül' de Uşak'ı, 2 Eylül'de Eskişehir'i, 3 EyIül'de Nazilli, Simav, Salihli, Alaşehir ve Gördes'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i, 7 Eylül' de Aydın'ı, 8 Eylül'de de Manisa'yı kurtardılar. Bu takip esnasında l. Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis ile 2. Yunan Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım yüksek rütbeli Yunan subayları esir alındılar. Nihayet Türk birlikleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e ulaştılar. Bu sabah Kadifekale'de Türk bayrağı dalgalanıyordu. Artık Anadolu, 4 yıl süren düşman istilâsından, düşman işgalinden kurtarılmış, "Türkiye Türklerindir!" gerçeği bir kere daha gözler önüne serilmişti.<br />
Mondros Mütarekesiyle başlatılan ve Sevr Antlaşmasıyla gerçekleştirildiği zannedilen Türk milletini Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek isteyen korkunç ve hain zihniyete karşı, milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber ederek kazandığı bu büyük zaferler Atatürk'ün ifadesi ile tek bir amaca yönelikti: "Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!" Atatürk diyor ki: "Hiç bir zafer, gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken vasıtadır. Gaye, fikirdir. Zafer bir fikrin elde edilişine hizmeti nispetinde kıymet ifade eder. Bir fikrin elde edilişine dayannıayan bir zafer, ömürlü olamaz. O, boş bir gayrettir. Her biiyült meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına zafer, boşa gitmiş bir gayret olur".<br />
<br />
   Büyük Türk zaferinden sonra da Türk milleti için yeni bir âlem doğmuş; çağdaş, demokratik ve lâik Türk devletinin kuruluşuna uzanacak olan bütün yollar açılmıştı. Bu sebepledir ki memleketi düşman istilâsından temizleyen büyük askerî zaferleri takiben bu başarıların semerelerini toplamak üzere siyasî faaliyetlere önem verildi. 11 Ekim 1922'de İtilâf devletleriy:e imzalanan Mudanya Mütarekesi ile silâhlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki çarpışma(lara son verildi. Yine bu anlaşmaya göre Edirne'yi de içine almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından tahliyesi kabul edildi; İstanbul ve boğazlar bazı kayıtlarla idaremize bırakıldı.<br />
1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kcararı ile saltanatla hilâfet birbirinden ayrılarak saltanat kaldırıldı. O gün Mustafa Kemal Paşa, Meclis kürsüsünden şunları söylemişti: "Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hâkimiyetini bir şâhısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Âli'de temsil etti. İşte o Meclis, Meclis-i Âli'nizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir". Meclis'in bu tarihî kararı üzerine Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle yurt dışına kaçtı.<br />
Artık sıra barış görüşmelerine gelmişti. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922 günü toplandı. Aylarca süren, zaman zaman da çok çetinleşen bu görüşmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini -Mudanya görüşmelerinde olduğu gibi- İsmet (İnönü) Paşa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı bütün dünyaca onaylanıyor, millî sınırlarımız çiziliyor, Ekonomik alanda Osmanlılar devrinden kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar kaldırılıyordu. Diplomasi alanında kazanılan bu sonuç gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlaşma Atatürk'ün ifadesiyle "Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesika" idi. "Bu sebeple Osmanlı devrine ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseri idi".<br />
<br />
   13 Ekim 1923'de Ankara, Büyük Millet Meclisi kararı ile, Türkiye Devleti'nin Hükûmet Merkezi oldu. Artık mevcut yönetimin isminin de açıkça ifadesi ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923 akşamı, -yapıları bir Anayasa değişikliği ile - Cumhuriyet ilân olundu. Milletvekilleri bu büyük olayı ayakta "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleriyle kutladılar. Bu sonucu takiben Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa, oybirliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.<br />
Cumhuriyetin ilânı i1e gerçekleşen bu büyük inkılâbın yanı sıra devlet örgütü ve toplum yönetiminin de çağdaş devlet anlayışına uygun olarak lâikleşmesi gerekiyordu. Böyle bir anlayış içinde halifeli Cumhuriyet söz konusu olamazdı. Bu sebeple 3 Mart 1924'te artık hiçbir lüzumu kalmayan, aksine zararlı bir kuruluş halini almış bulunan halifelik de kaldırıldı ve son halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı.<br />
<br />
   Artık devletin modern bir şekil alması ve milletin çağdaş uygarlık seviyesine en kısa zamanda erişebilmesi yolunda büyük inkılâplar birbirini takibe başladı. Bu devre esnasında şapka ve kıyafet inkılâplari yapıldı. Halkı uyuşukluğa sevkederek her türlü hayat enerjisini yokeden tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı; Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldirıldı. Lâik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında, şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok yeni kânunlar kabul edildi. İlim ve kültür işlerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Medreseler kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları açıldı. Eğitim ve öğretimde, lâik ve millî bir yol takip edildi. Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkılâbı meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversite'de de büyük bir reform gerçekleştirilerek ona çağdaş bir görünüm kazandırıldı; bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı. Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda reform yapıÎarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem.verildi. 1923 yılında Türkiye'de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Ziraî faaliyetler genişletildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi. Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu inkılâplara "Atatürk İnkılâpları" adı verildi. İnkılâpların memlekette daha süratle ve daha sağlam yerleşmesi için bütün Türk halkını içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi tegkil edildi. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve inkılâpçılık Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi.<br />
<br />
   Milleti çağdaş uygarlığa götüren bu zorunlu gidiş karşısında, muhalefeti teşkil eden, fakat bir kolu da tutuculuğa ve gericiliğe dayanan bir grup tedirgin oldu. Politik sahada da kendilerine temsilciler bulan bu grup, bütün bu gidişten Atatürk'ü sorumlu tuttukları için ona birkaç suikast girişiminde bulundularsa da muvaffak olamadılar ve millet tarafından tel'in edildiler.<br />
<br />
Mustafa Kemal, inkılâpların büyük kısmını başardıktan sonra Türk bağımsızlık mücadelesini ve yeni Türkiye'nin kuruluşunu anlatan büyük Nutkunu yazdı. Bunu 1927 yılında, Parti Kongresinde altı gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. Değerli tahlil ve tenkitlerle dolu olan bu eser, Türk tarihinin olduğu kadar Türk edebiyatının da ölmez eserleri arasında yer aldı.<br />
<br />
    Büyük Önder, kurtuluştan sonra memleketi baştan başa dolaşarak halka inkılâpların ve yeni Türk Devleti'nin ideolojisini anlattı. 1934 senesinde Meclis, özel bir kanunla kendisine "ATATÜRK" soyadını verdi.<br />
<br />
<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[EYLEMSEL DÜŞÜNÜR OLARAK ATATÜRK<br />
<br />
   Atatürk'ün bir eylem adamı olduğu, onda bir düşünürde aranacak niteliklerin aranamayacağı biçimindeki sav yaygındır. Ancak, baş kahramanı olduğu olaylara bir göz atmak bile aksi kanıyı uyandırmaya yeterlidir: Atatürk Samsun'a ayak basmadan önce yüklendiği tarihsel görevin ne olduğunu saptamış ve amaca varmak için uygulayacağı programı kesinlikle tasarlamıştı. Kendisini olayların akışına hiç bir zaman kaptırmayıp, tam tersine onları kendi lehinde yönlendirmeyi, onlardan yararlanmayı başarmış olması da, esasen, ancak bu bilinçliliği ile açıklanabilir. Fikirlerinin berraklığı, kurucusu olduğu kurumlarda yansıyan dahiliğinin parıltıları, ona çağdaş İslam evreninin en büyük düşünürlerinin eriştikleri noktanın çok ötesinde; çok üstünde ayrı bir yer sağlamaktadır: söylevlerinin incelenmesinden edinilen kanı budur.<br />
<br />
   Eseri insanın karşısında anıtsal bir gerçek olarak durduğu için, Atatürk'ün fikir yönü gözden kaçmaktadır. Fikirlerini gerçekleştirmeyi başarmış olması adeta bir kusur gibi yüzüne vurulmak istenmektedir: oysa fikirler, gerçekleşmekle, ideal düzeydeki anlamlarını ve değerlerini yitirmezler.<br />
Dendiği gibi, onu eylemce iten, düşüncesidir. Düşüncesi o kadar güçlü ve özgün bir düşüncedir ki, nedeni ve parçası olduğu eylemleri, yepyeni bir ışık altında görür', onlara yeni boyutlar kazandırır. Gerçekten de yetenek sahibi her''hangi bir Türk generali direnme hareketinin başına geçip günün birinde Sakarya kıyılarında yurdu istila eden düşmanla muharebeye tutuşabilir ve onu yenebilirdi. Ancak, "Kahraman Türk neferinin Anadolu muharebelerinin manasını anlaması, yeni bir mefkûre ile muharebe etmesi" yalnızca Atatürk tarafından sağlanabilirdi. Muharebeyi izleyen günlerde, uyanan bu yeni bilinci ülkeyi coşturan bu yeni ideali gözleyen bizzat kendisidir: Atatürk yalnız geleneksel düşüncenin sınırlarını parçalayıp kolayca aşan bir devrimci değildir; o aynı zamanda olaylara olduğu kadar kendi düşünce dünyasına bilincinin ışığını tutan bir düşünürdür. Devrimi sürdürerek, ilkeleri uyarınca saltanatı ve daha sonra hilafeti ortadan kaldırıp Cumhuriyeti ilan ettiği, bir takım cüretli atılımlarla ülkenin genel görünümünü değiştirdiği yıllar boyunca, Sakarya muharebesi yeni bir anlam ve önem kazandı. Sakarya muharebesi "Doğunun, Batı uygarlığını, Batıya karşı savunduğu muharebe" olarak tarihe geçmeye hak kazandı.<br />
<br />
   Öte yandan eylemini, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemleri olmak üzere, iki döneme ayırmak âdet olmuştur. Kurtuluş savaşında asker olarak parlak zekâsını ortaya koyduğu, Cumhuriyetin ilanından sonra ise devlet adamı ve reformcu olarak sivrildiği ileri sürülür. Bu sav, eserini çok yanlış ya da maksatlı açıdan görenlerin savıdır. Çünkü yazılı ve sözlü beyanları hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikle tam tersini kanıtlamaktadır. Devrimin özünü oluşturan esaslar 1919-1923 yılları arasında hem uygulamaya temel olmuş, hem de birer ilke olarak dile getirilmiştir. Bu da göstermektedir ki Cumhuriyet dönemiınde başarılan işler ne kadar önemli ve çarpıcı olursa olsun, gene de bu öncüllerin doğal ve zorunlu birer sonucudurlar.<br />
<br />
   Gerçekten, Wilson ilkelerine baş vurmak ve böylece impâratorluğun ve saltanatın temelini oluşturan Osmanlılık ilkesine ilk ciddi darbeyi indirmek suretiyle Türk ulusçuluğu esaslarına dayanan programı kaleme alması, Samsun'a ayak basmasını izleyen günlere rastlar. Gene o günlerde ulusal egemenlik ilkesinin ilanını hazırlayan beyanlarda bulunur. Milli Misak ve anayasa, savaşa girişilirken kaleme alınmıştır: bunu belirten bizzat kendisidir. Ayrıca, ekonomik temelleri sağlam bir devlet yaratılmasını, akılcı ve ulusçu bir eğitim kurulmasını, Cumhuriyetin ilanından önce talep etmiştir. Nihayet, savaş süresince çok büyük bir ihtilalin gerçekleştiğini idrak eden gene kendisidir. Atatürk'ün çok yönlü kişiliğini daha iyi anlamak için bir özelliği göz önünde tutulmalıdır: Atatürk Türk ulusunun ortak bir duygusunu, din duygusunu sömürmekten - bunun tükenmez bir manevi güç kaynağı olacağını bildiği halde - kesinlikle ve sistemli olarak kaçınmıştır. Hiç bir zaman müttefiklere ve Yunanlılara kutsal savaş ilan etmemiştir. Ulusçuluk ilkesini bayrak edinmiş ve, yığınların anlayışsızlığını yenmek zorunda kalacağını, şiddetli bir direnme ile karşılaşacağını bildiği halde, ulusta bu yeni bilinci uyandırmaya çalışmıştır. Bu yüzden Anadolu'da yer yer ayaklanmalar olmuştur; onun bu, temel ilkeler konusunda ödün vermeme kararı, Ankara hükümetinin direnişi örgütleme çabasını çok güçleştirmişse de, toplumu ileride başlatılacak olan yenilik hareketlerine hazırlama bakımından yararlı olmuştur.<br />
<br />
   Bu kadar aydınlık ve berrak bir zekâya sahip olan bir insanın kendi eserinin anlam ve değerini kavrayamayacağı düşünülemez. Hukuk okulunun açılması münasebeti ile, Ankara'da söylediği söylevde devrimin geçirdiği aşamaları ana hatları ile dile getirir: Atatürk'ün gözünde başarılan ihtilal o denli önemli ve geçmiş ihtilallerin hepsinden nitelik bakımından o kadar farklıdır ki ona bir başka ad vermek gerekir: Gerçekten de, bu ihtilal sayesinde Türk toplumu tümüyle dünyaya dönük - yani akılcı ve laik - yepyeni bir zihin yapısı edinmiştir.<br />
<br />
Prof. Dr. Suat SİNANOĞLU<br />
<br />
<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[EYLEMSEL DÜŞÜNÜR OLARAK ATATÜRK<br />
<br />
   Atatürk'ün bir eylem adamı olduğu, onda bir düşünürde aranacak niteliklerin aranamayacağı biçimindeki sav yaygındır. Ancak, baş kahramanı olduğu olaylara bir göz atmak bile aksi kanıyı uyandırmaya yeterlidir: Atatürk Samsun'a ayak basmadan önce yüklendiği tarihsel görevin ne olduğunu saptamış ve amaca varmak için uygulayacağı programı kesinlikle tasarlamıştı. Kendisini olayların akışına hiç bir zaman kaptırmayıp, tam tersine onları kendi lehinde yönlendirmeyi, onlardan yararlanmayı başarmış olması da, esasen, ancak bu bilinçliliği ile açıklanabilir. Fikirlerinin berraklığı, kurucusu olduğu kurumlarda yansıyan dahiliğinin parıltıları, ona çağdaş İslam evreninin en büyük düşünürlerinin eriştikleri noktanın çok ötesinde; çok üstünde ayrı bir yer sağlamaktadır: söylevlerinin incelenmesinden edinilen kanı budur.<br />
<br />
   Eseri insanın karşısında anıtsal bir gerçek olarak durduğu için, Atatürk'ün fikir yönü gözden kaçmaktadır. Fikirlerini gerçekleştirmeyi başarmış olması adeta bir kusur gibi yüzüne vurulmak istenmektedir: oysa fikirler, gerçekleşmekle, ideal düzeydeki anlamlarını ve değerlerini yitirmezler.<br />
Dendiği gibi, onu eylemce iten, düşüncesidir. Düşüncesi o kadar güçlü ve özgün bir düşüncedir ki, nedeni ve parçası olduğu eylemleri, yepyeni bir ışık altında görür', onlara yeni boyutlar kazandırır. Gerçekten de yetenek sahibi her''hangi bir Türk generali direnme hareketinin başına geçip günün birinde Sakarya kıyılarında yurdu istila eden düşmanla muharebeye tutuşabilir ve onu yenebilirdi. Ancak, "Kahraman Türk neferinin Anadolu muharebelerinin manasını anlaması, yeni bir mefkûre ile muharebe etmesi" yalnızca Atatürk tarafından sağlanabilirdi. Muharebeyi izleyen günlerde, uyanan bu yeni bilinci ülkeyi coşturan bu yeni ideali gözleyen bizzat kendisidir: Atatürk yalnız geleneksel düşüncenin sınırlarını parçalayıp kolayca aşan bir devrimci değildir; o aynı zamanda olaylara olduğu kadar kendi düşünce dünyasına bilincinin ışığını tutan bir düşünürdür. Devrimi sürdürerek, ilkeleri uyarınca saltanatı ve daha sonra hilafeti ortadan kaldırıp Cumhuriyeti ilan ettiği, bir takım cüretli atılımlarla ülkenin genel görünümünü değiştirdiği yıllar boyunca, Sakarya muharebesi yeni bir anlam ve önem kazandı. Sakarya muharebesi "Doğunun, Batı uygarlığını, Batıya karşı savunduğu muharebe" olarak tarihe geçmeye hak kazandı.<br />
<br />
   Öte yandan eylemini, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemleri olmak üzere, iki döneme ayırmak âdet olmuştur. Kurtuluş savaşında asker olarak parlak zekâsını ortaya koyduğu, Cumhuriyetin ilanından sonra ise devlet adamı ve reformcu olarak sivrildiği ileri sürülür. Bu sav, eserini çok yanlış ya da maksatlı açıdan görenlerin savıdır. Çünkü yazılı ve sözlü beyanları hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikle tam tersini kanıtlamaktadır. Devrimin özünü oluşturan esaslar 1919-1923 yılları arasında hem uygulamaya temel olmuş, hem de birer ilke olarak dile getirilmiştir. Bu da göstermektedir ki Cumhuriyet dönemiınde başarılan işler ne kadar önemli ve çarpıcı olursa olsun, gene de bu öncüllerin doğal ve zorunlu birer sonucudurlar.<br />
<br />
   Gerçekten, Wilson ilkelerine baş vurmak ve böylece impâratorluğun ve saltanatın temelini oluşturan Osmanlılık ilkesine ilk ciddi darbeyi indirmek suretiyle Türk ulusçuluğu esaslarına dayanan programı kaleme alması, Samsun'a ayak basmasını izleyen günlere rastlar. Gene o günlerde ulusal egemenlik ilkesinin ilanını hazırlayan beyanlarda bulunur. Milli Misak ve anayasa, savaşa girişilirken kaleme alınmıştır: bunu belirten bizzat kendisidir. Ayrıca, ekonomik temelleri sağlam bir devlet yaratılmasını, akılcı ve ulusçu bir eğitim kurulmasını, Cumhuriyetin ilanından önce talep etmiştir. Nihayet, savaş süresince çok büyük bir ihtilalin gerçekleştiğini idrak eden gene kendisidir. Atatürk'ün çok yönlü kişiliğini daha iyi anlamak için bir özelliği göz önünde tutulmalıdır: Atatürk Türk ulusunun ortak bir duygusunu, din duygusunu sömürmekten - bunun tükenmez bir manevi güç kaynağı olacağını bildiği halde - kesinlikle ve sistemli olarak kaçınmıştır. Hiç bir zaman müttefiklere ve Yunanlılara kutsal savaş ilan etmemiştir. Ulusçuluk ilkesini bayrak edinmiş ve, yığınların anlayışsızlığını yenmek zorunda kalacağını, şiddetli bir direnme ile karşılaşacağını bildiği halde, ulusta bu yeni bilinci uyandırmaya çalışmıştır. Bu yüzden Anadolu'da yer yer ayaklanmalar olmuştur; onun bu, temel ilkeler konusunda ödün vermeme kararı, Ankara hükümetinin direnişi örgütleme çabasını çok güçleştirmişse de, toplumu ileride başlatılacak olan yenilik hareketlerine hazırlama bakımından yararlı olmuştur.<br />
<br />
   Bu kadar aydınlık ve berrak bir zekâya sahip olan bir insanın kendi eserinin anlam ve değerini kavrayamayacağı düşünülemez. Hukuk okulunun açılması münasebeti ile, Ankara'da söylediği söylevde devrimin geçirdiği aşamaları ana hatları ile dile getirir: Atatürk'ün gözünde başarılan ihtilal o denli önemli ve geçmiş ihtilallerin hepsinden nitelik bakımından o kadar farklıdır ki ona bir başka ad vermek gerekir: Gerçekten de, bu ihtilal sayesinde Türk toplumu tümüyle dünyaya dönük - yani akılcı ve laik - yepyeni bir zihin yapısı edinmiştir.<br />
<br />
Prof. Dr. Suat SİNANOĞLU<br />
<br />
<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[<br />
<br />
ÇOCUKTA DİKKAT BOZUKLUĞU VE HİPERAKTİVİTE<br />
<br />
Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite durumunu açık ve n et olarak tanımamız ger eklidir. Bu durum n et olarak tanınmazsa bu çocuk lar yanlış anlaşılacak, fazla eleştirilecek, hırpalanacak, örselenecek ve sonuç olarak toplum için kaybedilmiş bireyler olacaklardır.<br />
<br />
Öncelikle aile bu çocuk ları iyi tanımalıdır. Dikkat bozukluğun dan şikây et edilen bir çocuğa sahip olmak anneyi şaşkına çevirir, yorar ve psikolojik bakım dan ger er. Bu ger ginlik anneden ister istemez çocuğa geçecektir. Bu durum bir kısır döngü şeklinde devam edip gi der . Yorgun ve şaşkın anne eşine her akşam şikây et çi ve huzursuz olarak yaklaşacaktır. Bu durum ev huzurunu doğa l olarak olumsuz et kileyecektir.<br />
<br />
Özellikle dikkat bozukluğu konu su n da öğr et menlerin bilgi lenmiş olmaları çok önemlidir. Bu çocuk ları ufakken ta n ıyıp erken ta n ı koyup eğitime almak, çocuğa yardım açısın dan en idea l durumdur. Ama genellikle ya yuvaya başladığında fark edilir ya da ilkokula başladığında öğr et men durumu fark e der . Aile içinde çocuğun fark ed ilm esi zor olmak ta dır. Bazen anne veya baba çocuk ta ki aşırı harek et i, yerinde duramama, kabına sığmama, kıpır kıpır oluşu çocuğun yaramaz olması veya akıllı olduğuna bağlayab ilm ektedirler. Özellikle ailedeki bü yükler   harek et li çocuk ne olacak, okula gi dinc e durulur' diyerek annenin zorlanmasına kızar ve karşı çıkarlar.<br />
<br />
Dikkat bozukluğu erkek çocuk larda daha fazla sayıda görüldüğü için bazen de babalar erkek çocuk yaramaz olur diyerek annenin zorluğunu kabul et mezler. Ama çocuk okula veya yuvaya başladığında bu çocuk ların diğer çocuk lar dan farklı oldukları hemen or ta ya çıkar. Çünkü bu çocuk lar öncelikle sırada oturmak ta çok zorlanırlar. Kıpır kıpırdırlar. Sanki içlerinde bir makine çalışıyor veya bir kaynak kaynıyor gibidirler. Sürekli bir yerleri oynar. Sosyal kurallara uymak ta hem evde hem de okulda çok zorlanırlar. Derste konuşurlar. Öğr et men der s anlatırken ya arkadaşlarıyla oynarlar ya da kalem veya silgileriyle oynarlar. Nasıl evde anneyi çileden çıkarıyorlarsa, okulda öğr et meni çileden çıkarırlar. Bu çocuk ların zekaları nor m al veya nor m alin üstünde yer aldığı için daha çok şaşırır ve zorlanırlar. Sınıfın uyumunu, düzenini bozarlar, sanki öğr et menin sözlerini dinlemiyormuş gibi bir halleri vardır. Öğr et menler zekası nor m al ama sanki ina dına yapı yor diye düşünürler ve bu çocuk ları anlamak ta çok zorlanırlar. Öğr et menler için ayırıcı ta n ılar dan biri bu çocuk ların yazma problemleri çok belirgindir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Her hastalıkta olduğu gibi dikkat bozukluğu ve hiperaktivitede de erken teşhis önemlidir. Konu erken yaşta fark edildiğinde düzelme çok hızlı olmaktadır. Erken yaşta fark edilen hiperaktif çocuk lardaki geliş im , geç yaşta fark edilen çocuk lara kıyasla çok bü yük bir farklılık göstermektedir. Bu önemli konu tüm anne ve babalar tarafın dan çok iyi bilinmelidir. Eğer çocuğun hiperaktif olduğu erken yaşta fark edilirse psikolojik olarak yaralanma dan , hırpalanma dan tedaviye başlanacak aile de bu ol ayd an örselenmemiş, et kilenmemiş olacaktır. Böyle bir çocuğu olan annenin işinin zor olduğu açıktır. Böyle bir çocuk la birlikte olan anne yorgun, sinirli ve ger gin olmaktadır. Bu durum hem çocuğa yansıyacak, hem de ailenin diğer üyelerini olumsuz et kileyecektir. Bu konuda bilinmesi ger eken çok önemli bir nokta, bazen sadece dikkat dağınıklığı yalnız başına olabildiği gibi, aşırı harek et lilikle birlikte dikkat dağınıklığı da bir arada olabilmektedir. Biz bu duruma iç tepisel davranım ya da davranış diyoruz. Bazı durumlarda sadece hiperaktivite (aşırı harek et lilik) yalnız başına görülmektedir.<br />
<br />
Bilinmesi ger eken diğer bir durumda her çocuk ta ve y et işkinde dikkat dağınıklığının belli der ecelerde görülebilmektedir. Bir çocuk ta hafif, bir diğerinde orta, bir başkasında da ağır şekilde dikkat bozukluğu gözlenebilmektedir. Sonuç olarak her çocuk ta kendine özgü davranışlar ortaya çıkabilir. Tüm bu farklılıkların öncelikle n et ve açık olarak saptanması ve tedavinin de bu verilerin ışığında hazırlanması ger ekmektedir. Örneğin; dikkat dağınıklığı vakalarında bazı çocuk lar özellikle matem atik te daha fazla zorlanmaktadırlar. Bazı çocuk larda yazmakta ya okumakta ya da hecelemekte daha fazla zorlanabilmektedirler.<br />
<br />
Öğr et menlerin böyle çocuk ları bir psikologa yönlendirdiklerinde onların kısa sürede düzelip, sınıfa a dap te olduklarını göreceklerdir.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
Bilinmesi gereken diğer önemli noktalardan biri; bu durumun saptanması, çok büyük önem taşımaktadır. Dikkat bozukluğu - hiperaktivite kesinlikle zeka geriliği değildir. Dikkat bozukluğu - hiperaktif çocuklar genellikle zeka geriliği olan çocuklar ile karıştırılır. Bu durum aile içinde fark edilmeyebilir. Çocuk yuvaya başladığında, yuva öğretmenleri çocuğun, grup oyunlarına adapte olamadığını, sınıfın uyumunu ve düzenini bozduğunu, saldırgan ve hırçın davranışlarda bulunduğunu düşünerek sürekli şikayetçi olurlar ve çocuğun anne-babasına uyarılarda bulunurlar. Burada yapılması gereken aileyi bir psikologa gitmek konusunda aydınlatmak, bilgilendirmektir. Bu özellikleri olan çocuk psikolojik yardım, destek ve tedavi ile düzelir. Uyumlu, sakin, başarılı ve verimli olmanın yollarını öğrenir. Hiperaktif çocukların zekaları genellikle normal ya da normalin üstündedir. Aile ve öğretmenleri pek çok kez  Bu çocuk zeki ama söylenilenlere uymakta, kendisinden istenilenleri uygulamakta niçin bu kadar zorluk çekiyor  diye şaşkınlığa düşerler. Çocuk söylenileni anlar ama uygulamakta zorluk çeker. Örneğin; anne veya öğretmen çocuğun bir yere oturmasını ve sakin olmasını istiyorsa, çocuk onların isteğini anlar, ama gerçekleştirmekte zorluk çeker. Burada anne veya öğretmen,  Anladığına göre yapmıyorsa bunda bir kasıt var, beni kızdırmak için mi böyle davranıyor  diye düşünür ve kızarlar. Zaman zaman sert tepkiler ortaya koyarlar. Çocuğun arsız olduğunu düşünürler. Burada çocuğun kendi hareketini kontrol edememesi, içinden gelen, durduramadığı bir dürtüdür. Çocukların bu hareketleri hiçbir zaman kasıtlı değildir, özellikle yapmazlar. Ama sonuç olarak anne ve yakın çevresindekiler çileden çıkarlar. Böyle bir çocukla yaşamak zordur. Psikolog, bu çocukların özellikle annelerine psikolojik olarak yardımcı olmayı birinci plana almalıdır. Anne, çocuğunun özelliklerini bildiğinde ona nasıl davranacağını bilecek; ayrıca çocuğun kapasitesinin dışında fazla bir şey istemeyecektir. Böylece kendi sinirlerini de hırpalamayacaktır. Ayrıca tüm aile fertleri, öğretmenler hiperaktivite ve dikkat bozukluğunun ne olduğu konusunda bilgilendirilmeli ve bu çocukların genel özellikleri hakkında ayrıntılı bir şekilde aydınlatılmalıdırlar.<br />
<br />
Dikkat bozukluğu ve hiperaktivite sonucu pek çok çocuk ve aile acı çekmektedir. Bu acı fiziksel bir acı değil ama ruhsal olarak tüm aileyi et kileyen aynı zamanda ailede ger ginlik yaratan, ailenin uyumunu ve düzenini bozan bir acıdır. Dikkat bozukluğun dan şikay et edilen bir çocuğa sahip olmak anneyi şaşkına çevirir, yorar ve psikolojik bakım dan ger er. Bu ger ginlik anneden ister istemez çocuğa geçecektir. Bu durum bir kısır döngü şeklinde devam edip gi der . Yorgun ve şaşkın anne eşine her akşam şikay et çi ve huzursuz olarak yaklaşacaktır. Bu durum ev huzurunu doğa l olarak et kileyecektir. Bir psikolog olarak ilk et ap ta anne babalara dikkat bozukluğu ve hiperaktivitenin çözümünün olduğunu söyleyebiliriz. Çocuğun, anne-babanın ve evlilik ilişkilerin bu durum dan olumsuz et kilenmemesi için konu ile ilgili şikay et leri varsa mutlaka bir psikolog dan yardım almalıdırlar. Dikkat bozukluğu hiç bir zaman bir ka der değildir. Çözümü ve tedavisi vardır. Biz hep dikkat bozukluğu olan çocuğa sahip ailelerin sıkıntı ve sorunların dan bahs et tik. Ama asıl sıkıntıyı çeken çocuk lardır. Bu çocuk lar sürekli hem aileleri hem de çevreleri tarafın dan horlanıp, hırpalanır ve dışlanırlar. Bu durum onların kendilerine olan güvenlerini azaltır. Onlar kendilerini hep beceriksiz, sakar olarak kabul e der . Hiç bir işe girişemez, cesar et göstermekte ve kendi başlarına karar vermekte zorlanırlar. Sonuç olarak tedavi edilmezse dikkat bozukluğu çocuğu gittikçe zorlar. Bu sorun dan dolayı okulu bırakan çocuk lar olduğu gibi, yaramaz, sorunlu, saygısız, terbiyesiz, arsız diye adlandırılıp; itilen, sevilmeyen, dikkate alınmayan pek çok çocuk vardır. Bu çocuk ların sıkıntılarına çözüm bulunması ger ekmektedir. Psikologlar bu çocuk ların tedavisine öncelikle ebeveynlere eğitim vererek başlarlar. Toplum genelinde bu tedavinin masraflı olduğu düşüncesi yaygın olduğun dan , çocuğun tedavisinde genellikle geç kalınmaktadır. Oysa bu tedaviler sanıldığı kadar masraflı olmamaktadır. Aşırı harek et li çocuk lara sahipseniz, öncelikle bir psikolog dan yardım istemekte geç kalmamalısınız.<br />
<br />
 <br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
ÇOCUKTA DİKKAT BOZUKLUĞU VE HİPERAKTİVİTE<br />
<br />
Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite durumunu açık ve n et olarak tanımamız ger eklidir. Bu durum n et olarak tanınmazsa bu çocuk lar yanlış anlaşılacak, fazla eleştirilecek, hırpalanacak, örselenecek ve sonuç olarak toplum için kaybedilmiş bireyler olacaklardır.<br />
<br />
Öncelikle aile bu çocuk ları iyi tanımalıdır. Dikkat bozukluğun dan şikây et edilen bir çocuğa sahip olmak anneyi şaşkına çevirir, yorar ve psikolojik bakım dan ger er. Bu ger ginlik anneden ister istemez çocuğa geçecektir. Bu durum bir kısır döngü şeklinde devam edip gi der . Yorgun ve şaşkın anne eşine her akşam şikây et çi ve huzursuz olarak yaklaşacaktır. Bu durum ev huzurunu doğa l olarak olumsuz et kileyecektir.<br />
<br />
Özellikle dikkat bozukluğu konu su n da öğr et menlerin bilgi lenmiş olmaları çok önemlidir. Bu çocuk ları ufakken ta n ıyıp erken ta n ı koyup eğitime almak, çocuğa yardım açısın dan en idea l durumdur. Ama genellikle ya yuvaya başladığında fark edilir ya da ilkokula başladığında öğr et men durumu fark e der . Aile içinde çocuğun fark ed ilm esi zor olmak ta dır. Bazen anne veya baba çocuk ta ki aşırı harek et i, yerinde duramama, kabına sığmama, kıpır kıpır oluşu çocuğun yaramaz olması veya akıllı olduğuna bağlayab ilm ektedirler. Özellikle ailedeki bü yükler   harek et li çocuk ne olacak, okula gi dinc e durulur' diyerek annenin zorlanmasına kızar ve karşı çıkarlar.<br />
<br />
Dikkat bozukluğu erkek çocuk larda daha fazla sayıda görüldüğü için bazen de babalar erkek çocuk yaramaz olur diyerek annenin zorluğunu kabul et mezler. Ama çocuk okula veya yuvaya başladığında bu çocuk ların diğer çocuk lar dan farklı oldukları hemen or ta ya çıkar. Çünkü bu çocuk lar öncelikle sırada oturmak ta çok zorlanırlar. Kıpır kıpırdırlar. Sanki içlerinde bir makine çalışıyor veya bir kaynak kaynıyor gibidirler. Sürekli bir yerleri oynar. Sosyal kurallara uymak ta hem evde hem de okulda çok zorlanırlar. Derste konuşurlar. Öğr et men der s anlatırken ya arkadaşlarıyla oynarlar ya da kalem veya silgileriyle oynarlar. Nasıl evde anneyi çileden çıkarıyorlarsa, okulda öğr et meni çileden çıkarırlar. Bu çocuk ların zekaları nor m al veya nor m alin üstünde yer aldığı için daha çok şaşırır ve zorlanırlar. Sınıfın uyumunu, düzenini bozarlar, sanki öğr et menin sözlerini dinlemiyormuş gibi bir halleri vardır. Öğr et menler zekası nor m al ama sanki ina dına yapı yor diye düşünürler ve bu çocuk ları anlamak ta çok zorlanırlar. Öğr et menler için ayırıcı ta n ılar dan biri bu çocuk ların yazma problemleri çok belirgindir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Her hastalıkta olduğu gibi dikkat bozukluğu ve hiperaktivitede de erken teşhis önemlidir. Konu erken yaşta fark edildiğinde düzelme çok hızlı olmaktadır. Erken yaşta fark edilen hiperaktif çocuk lardaki geliş im , geç yaşta fark edilen çocuk lara kıyasla çok bü yük bir farklılık göstermektedir. Bu önemli konu tüm anne ve babalar tarafın dan çok iyi bilinmelidir. Eğer çocuğun hiperaktif olduğu erken yaşta fark edilirse psikolojik olarak yaralanma dan , hırpalanma dan tedaviye başlanacak aile de bu ol ayd an örselenmemiş, et kilenmemiş olacaktır. Böyle bir çocuğu olan annenin işinin zor olduğu açıktır. Böyle bir çocuk la birlikte olan anne yorgun, sinirli ve ger gin olmaktadır. Bu durum hem çocuğa yansıyacak, hem de ailenin diğer üyelerini olumsuz et kileyecektir. Bu konuda bilinmesi ger eken çok önemli bir nokta, bazen sadece dikkat dağınıklığı yalnız başına olabildiği gibi, aşırı harek et lilikle birlikte dikkat dağınıklığı da bir arada olabilmektedir. Biz bu duruma iç tepisel davranım ya da davranış diyoruz. Bazı durumlarda sadece hiperaktivite (aşırı harek et lilik) yalnız başına görülmektedir.<br />
<br />
Bilinmesi ger eken diğer bir durumda her çocuk ta ve y et işkinde dikkat dağınıklığının belli der ecelerde görülebilmektedir. Bir çocuk ta hafif, bir diğerinde orta, bir başkasında da ağır şekilde dikkat bozukluğu gözlenebilmektedir. Sonuç olarak her çocuk ta kendine özgü davranışlar ortaya çıkabilir. Tüm bu farklılıkların öncelikle n et ve açık olarak saptanması ve tedavinin de bu verilerin ışığında hazırlanması ger ekmektedir. Örneğin; dikkat dağınıklığı vakalarında bazı çocuk lar özellikle matem atik te daha fazla zorlanmaktadırlar. Bazı çocuk larda yazmakta ya okumakta ya da hecelemekte daha fazla zorlanabilmektedirler.<br />
<br />
Öğr et menlerin böyle çocuk ları bir psikologa yönlendirdiklerinde onların kısa sürede düzelip, sınıfa a dap te olduklarını göreceklerdir.<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
Bilinmesi gereken diğer önemli noktalardan biri; bu durumun saptanması, çok büyük önem taşımaktadır. Dikkat bozukluğu - hiperaktivite kesinlikle zeka geriliği değildir. Dikkat bozukluğu - hiperaktif çocuklar genellikle zeka geriliği olan çocuklar ile karıştırılır. Bu durum aile içinde fark edilmeyebilir. Çocuk yuvaya başladığında, yuva öğretmenleri çocuğun, grup oyunlarına adapte olamadığını, sınıfın uyumunu ve düzenini bozduğunu, saldırgan ve hırçın davranışlarda bulunduğunu düşünerek sürekli şikayetçi olurlar ve çocuğun anne-babasına uyarılarda bulunurlar. Burada yapılması gereken aileyi bir psikologa gitmek konusunda aydınlatmak, bilgilendirmektir. Bu özellikleri olan çocuk psikolojik yardım, destek ve tedavi ile düzelir. Uyumlu, sakin, başarılı ve verimli olmanın yollarını öğrenir. Hiperaktif çocukların zekaları genellikle normal ya da normalin üstündedir. Aile ve öğretmenleri pek çok kez  Bu çocuk zeki ama söylenilenlere uymakta, kendisinden istenilenleri uygulamakta niçin bu kadar zorluk çekiyor  diye şaşkınlığa düşerler. Çocuk söylenileni anlar ama uygulamakta zorluk çeker. Örneğin; anne veya öğretmen çocuğun bir yere oturmasını ve sakin olmasını istiyorsa, çocuk onların isteğini anlar, ama gerçekleştirmekte zorluk çeker. Burada anne veya öğretmen,  Anladığına göre yapmıyorsa bunda bir kasıt var, beni kızdırmak için mi böyle davranıyor  diye düşünür ve kızarlar. Zaman zaman sert tepkiler ortaya koyarlar. Çocuğun arsız olduğunu düşünürler. Burada çocuğun kendi hareketini kontrol edememesi, içinden gelen, durduramadığı bir dürtüdür. Çocukların bu hareketleri hiçbir zaman kasıtlı değildir, özellikle yapmazlar. Ama sonuç olarak anne ve yakın çevresindekiler çileden çıkarlar. Böyle bir çocukla yaşamak zordur. Psikolog, bu çocukların özellikle annelerine psikolojik olarak yardımcı olmayı birinci plana almalıdır. Anne, çocuğunun özelliklerini bildiğinde ona nasıl davranacağını bilecek; ayrıca çocuğun kapasitesinin dışında fazla bir şey istemeyecektir. Böylece kendi sinirlerini de hırpalamayacaktır. Ayrıca tüm aile fertleri, öğretmenler hiperaktivite ve dikkat bozukluğunun ne olduğu konusunda bilgilendirilmeli ve bu çocukların genel özellikleri hakkında ayrıntılı bir şekilde aydınlatılmalıdırlar.<br />
<br />
Dikkat bozukluğu ve hiperaktivite sonucu pek çok çocuk ve aile acı çekmektedir. Bu acı fiziksel bir acı değil ama ruhsal olarak tüm aileyi et kileyen aynı zamanda ailede ger ginlik yaratan, ailenin uyumunu ve düzenini bozan bir acıdır. Dikkat bozukluğun dan şikay et edilen bir çocuğa sahip olmak anneyi şaşkına çevirir, yorar ve psikolojik bakım dan ger er. Bu ger ginlik anneden ister istemez çocuğa geçecektir. Bu durum bir kısır döngü şeklinde devam edip gi der . Yorgun ve şaşkın anne eşine her akşam şikay et çi ve huzursuz olarak yaklaşacaktır. Bu durum ev huzurunu doğa l olarak et kileyecektir. Bir psikolog olarak ilk et ap ta anne babalara dikkat bozukluğu ve hiperaktivitenin çözümünün olduğunu söyleyebiliriz. Çocuğun, anne-babanın ve evlilik ilişkilerin bu durum dan olumsuz et kilenmemesi için konu ile ilgili şikay et leri varsa mutlaka bir psikolog dan yardım almalıdırlar. Dikkat bozukluğu hiç bir zaman bir ka der değildir. Çözümü ve tedavisi vardır. Biz hep dikkat bozukluğu olan çocuğa sahip ailelerin sıkıntı ve sorunların dan bahs et tik. Ama asıl sıkıntıyı çeken çocuk lardır. Bu çocuk lar sürekli hem aileleri hem de çevreleri tarafın dan horlanıp, hırpalanır ve dışlanırlar. Bu durum onların kendilerine olan güvenlerini azaltır. Onlar kendilerini hep beceriksiz, sakar olarak kabul e der . Hiç bir işe girişemez, cesar et göstermekte ve kendi başlarına karar vermekte zorlanırlar. Sonuç olarak tedavi edilmezse dikkat bozukluğu çocuğu gittikçe zorlar. Bu sorun dan dolayı okulu bırakan çocuk lar olduğu gibi, yaramaz, sorunlu, saygısız, terbiyesiz, arsız diye adlandırılıp; itilen, sevilmeyen, dikkate alınmayan pek çok çocuk vardır. Bu çocuk ların sıkıntılarına çözüm bulunması ger ekmektedir. Psikologlar bu çocuk ların tedavisine öncelikle ebeveynlere eğitim vererek başlarlar. Toplum genelinde bu tedavinin masraflı olduğu düşüncesi yaygın olduğun dan , çocuğun tedavisinde genellikle geç kalınmaktadır. Oysa bu tedaviler sanıldığı kadar masraflı olmamaktadır. Aşırı harek et li çocuk lara sahipseniz, öncelikle bir psikolog dan yardım istemekte geç kalmamalısınız.<br />
<br />
 <br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[Dindeki Anlayış Farklılıkları <br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
1. DİN VE DİN ANLAYIŞI BİRBİRİNDEN FARKLIDIR<br />
<br />
Din nedir? Dinin çok çeşitli tanımları vardır. Şöyle tanımlanabilir: Din, insanlara mutluluk yollarını gösteren bir yaşama biçimidir. Din, insan hayatına anlam kazandırır; değerler katar; dünyaya bakış, evreni anlamlandırma gücü verir. Din, insanı da içine alan kutsal bir düzenin varlığına bağlanmadır. Öyleyse din insan için vardır ve onun sorunlarını çözer.<br />
Dinler, genellikle ilahi ve beşeri dinler olarak ikiye ayrılır. Bunlara gelişmiş ve gelişmemiş (kabile dinleri) dinler de denir.<br />
ilahi dinler Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıktır. Bu dinler, Tanrı'nın seçtiği peygamberlere gönderilen vahiy yoluyla gelen dinlerdir. Bu üç ilahı din dünyada en çok inananı olan dinlerdir.<br />
ilahi dinlerin farklılığı şu sebeplerden ileri gelir: a. insanlık ilerledikçe ve insanlar çoğaldıkça onların ihtiyaçları da arttı. insanların manevi ihtiyaçlarına göre, zamanın gelişimine uygun olarak, Allah dinini yeniledi. Temelde iman esasları aynı ve ortaktır: Bununla beraber İslamiyet diğerlerine göre en gelişmiş dindir.<br />
b. Dönemlerin farklılığına yeni akımlara göre ilahı dinler üzerinde yorumlar da farklılaşmıştır. Bundan dolayı Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslamiyet in kedi içinde de her dönemde farklı yorumlar çıkmıştır. İran ın, Türkiye'nin, İslam yorumu farklı olduğu gibi Şafiliğin ve Hanefiliğin yorumu da farklıdır. Hıristiyanlıkta Katolik, Protestan ve Ortodoks anlayışlarının Hıristiyanlık yorumları her dönemde farklı olmuştur. Malezya'da, Çin'deki Müslümanlar ile Yemen'deki, Sudan'daki, ispanya ve Kanada'daki Müslümanların günlük hayatla ilgili yorumları da farklıdır.<br />
C. Coğrafyanın, siyası ortamın, toplumdaki ve dünyadaki değişimlerin de etkisiyle dinlerde daima farklı bakışlar ve yorumlar oluşmuştur ve oluşacaktır. Bu, aynı zamanda aklın bir gereğidir.<br />
Bir de Budizm, Hinduizm, Konfüçyüs dini gibi dinler vardır. Bunlara Tanrısız dinler denebilir. Bunların beşeri yönü ağır basmıştır. Peygamber yerine bu dinlerin kurucuları vardır. Bu dinlerde de yukarıdaki sebeplerden dolayı değişmeler, bozulmalar ve farklı yorumlar çıkmıştır.<br />
Demek ki, din anlayışları da dinler de birbirinden farklıdır ve farklı olmaya devam edecektir.<br />
2. DİN ANLAYIŞINDAKİ FARKLILIKLAR ZENGİNLİKTİR.<br />
Din anlayışları, olaylar ve gelişmeler üzerine yorumlar daima birbirinden farklıdır. Çünkü olaylar üzerine düşünceler farklıdır. Bu farklılık bir zenginliktir. Dinin çeşitli boyutları vardır. Bunlar: a. inanç (Amentü), b. yaşantı (Tecrübe), C. ibadet, ç. bilgi, d. ahlak, f. toplum ve evren boyutlarıdır.<br />
Farklı din anlayışları, demokratik idarelerde daha rahat yaşarlar ve daha rahat gelişirler. Demokrasi bir inanç ve kültür zenginliğine dayanır. Demokratik idarelerde, inanç farlılıkları kendilerini daha rahat korurlar. Şu halde din anlayışındaki farklılık, her yönden zenginliktir.<br />
3. DİN ANLAYIŞLARINDAKİ FARKLILIKLARIN SEBEPLERİ<br />
Din anlayışlarında pek çok farklılık vardır. Bunların bir çok sebepleri vardır. Toplumlardaki değişmeler, uygarlıktaki, teknolojideki, bilimdeki hızlı gelişmeler, iklim farkları, coğrafi özelliklerin farklılığı dini yorum farklılığına da yol açmaktadır. Bunların gerisindeki esas sebepler var ki bunlar daha değişik sebeplerdir. Şimdi onları ayrı ayrı inceleyelim:<br />
3.1. İnsanın Yapısı<br />
insan en üstün yapılı yaratıktır. Bundan dolayı yapısı çok karmaşıktır. Beden yapısındaki birçok sır çözülmüştür. Fakat, çözülmeyenler daha çoktur. Ruhsal yapısı daha karmaşıktır. Bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen, beynimizin daha çok küçük bir bölümünü bilebiliyoruz. insanın kalbi ayrı bilmece, kafası ayrı ilmece! Aklı derseniz daha da farklıdır.<br />
Bunun yanında insanların zevkleri de farklıdır. Bazıları hafif müzikten, bazıları klasik müzikten, bazıları caz müziğinden, bazıları halk müziğinden, bazıları da hepsinden birden hoşlanırlar. Bir kısım insanlar da hiç birinden hoşlanmazlar. Resim, heykel, mimari anlayışları da farklıdır. Bu farklılık, hem kültürlerin çeşitliliğinden hem de kabiliyetlerin değişik olmasından ileri gelir.<br />
insanların fizik yapıları da farklıdır. Boyları, yüz görünüşü, gövdeleri, kol ve bacakları da faklıdır. Bütün insanlarda ağız, burun, kulak, kaş, göz olduğu halde hepsinin yüz güzelliği farklıdır. Biz, tanıdığımız binlerce insanı hiç karıştırmadan ayırtabiliyoruz. Amcamıza dayı, dayımıza amca veya öğretmenim demiyoruz.<br />
Bunun gibi insanların ruhları da, ruh dünyaları da çok daha farklıdır. Sevgileri farklı, saygıları farklı, tepkileri farklıdır. Bu farklılıklar onların ruh dünyasının zenginliğinden ileri gelir. insanların hayal dünyaları da çok farklıdır.<br />
Dış yapısı, iç dünyası, duyguları, düşünceleri, düşünce biçimleri (zihniyetleri), davranışları. inanışları, hayalleri bu kadar farklı olan insanların inanışlarının da farklı olması gerekir. Dini inancı, ibadet biçimlerini farklı şekilde algılayan insanlar farklı biçimde yorumlama yaparlar; böylece farklı din anlayışları ortaya çıkar.<br />
3.2. Siyaset<br />
Siyaset insanları, toplumları ve devleti yönetme şeklidir. Siyası hayat, bir uygulama ve eylem hayatıdır. Siyasetteki her partinin ve siyası kişinin hedefi iktidara gelmek, devleti yönetmektir. Siyası faaliyet, her zaman mücadele ister. Günlük olayların gelişmesi, dünyadaki hızlı değişimler, siyasal ve toplumsal hayatı da hemen et kiler, hatta siyasetin yön değiştirmesine yol açar. Bazen bu yön değiştirme, toplumun ve devletin iradesi dışında olur; yani dıştan başka güçlerin baskısıyla meydana gelir .<br />
Toplum, bu çabuk değişmeye ayak uyduramayabilir. O zaman inançlarının, değerlerinin yıpranmasını önlemek ister. Dünyanın bu kaygan zemininde tutunabilmek zordur. Toplumlarda bu gün din yükselen değer olmuştur. Çünkü bireyler ve toplumlar gönlünü dindirecek, kalbine huzur verecek değişmez inançlara ihtiyaç duyuyor. Dinin desteklediği ahlaka ihtiyaç duyuyor.<br />
3.3. Ortam ve Kültür<br />
Din anlayışındaki farklılıkların sebeplerinden birisi de ortam ve kültürdür. Siyaset ortamın farklı oluşu, ticari ortamın çeşitliliği, toplumsal ortamı da her zaman etkilemiştir. Toplumsal ortamın farklılığı dini ortamı da her zaman etkisi altına alır.<br />
Toplumdaki siyasi, ticari, sınai, mali ve sportif grupların farklı olması doğaldır. Bu grupların dernekler, vakıflar, klüpler, sendikalar gibi sivil toplum kuruluşlarının istekleri, ihtiyaçları da farklıdır. Bu ihtiyaçlar, maddi (parasal) olduğu gibi manevi (dini-ahlaki) yöndeki ihtiyaçlar da olabilir. ihtiyaçların çeşitliliği, farklı yeni dini yorumların da ortaya çıkmasına yol açar.<br />
işte çeşitli ortamların, onların gruplarının farklı oluşu dini anlayıştaki farklılıkları artıran etkenlerden biridir.<br />
3.4. Kültür<br />
Kültür, insanın tabiata ilave ettiği her şeydir. Yani doğal olana insanın katkılarıdır: Dil, bilim, mimari, sanat, teknik gibi. Kültür bir milletin seçtiği hayat biçimidir; yaşayış tarzıdır. Giyimi-kuşamı, beslenmesi, davranışı, ilişkileri gibi. Kültür insanların ve toplulukların dünyayı anlama şeklidir, yorumlama biçimidir.<br />
Şu halde Türkiye'de İslam inançlar, etkili ve birleştirici olmakla beraber, genel karakteriyle ülkemizde milli kültür egemendir. Diğerleri, yorum ve algılama farklarından, coğrafi şartlardan doğan çeşitlilikler ve zenginliklerdir. Milli kültürün oluşumunda en önemli etken, İslam dinidir. Her Müslüman selamlaşır, Allah'ın emri peygamberin kavli (uygulaması) ile evlenir. Bayramı, kurbanı, sadakası, zekatı, haccı, Ramazanı ortaktır. Bunlar, farklılıkların ayrılmasını önleyen ortak paydalardır.<br />
3.4. Ekonomi<br />
Ekonomi, mal üretimi, bunların dağıtımı, tanıtımı, pazarlanması, tüketicilere ulaştırılması ve bu konudaki ilişkililerin düzenlenmesi ve yürütülmesidir. Ekonomik faaliyet alanları , çok değişik ve çeşitlidir: Ekonomik hayat, para ile oluşur .Sermaye (ana para) ye dayanır, karla gelişir. Para da yeterli değildir. Akılcı projelerle düzenli çalışma ister. Fakat para ve çalışma da yeterli değildir. Gerçi ekonomik hayat bunlara dayanır ama; sacayağının üçüncü bir ayağı var ki, onsuz ekonomi hiç yürümez. O da güven (kredi) dir. Güven ruhsal bir etkendir. Öte yandan devletlerin kredileri de vardır. Güven vermeyen devlete kredi açılmaz, yatırım yapılmaz, turist gelmez. Bütün bunlar da ekonomik hayatı alt üst eder. Bazen bir söylenti piyasaların alt üst eder bazen bir söylenti piyasaların alt üst olmasına yol açar Bu çok değişken ve kaygan ekonomik hayat, geçim derdi dolayısıyla herkesi ilgilendirir. Tüm bu farklılıklar, kültürel, toplumsal ve dini hayatın uygulamadaki zenginlikleridir .Demokrasi böylelikle daha kolay benimsenir daha kolay yerleşebilir . Yalnız yerellikler, çok yerel yorumlar, dinin evrensel boyutlarını darlaştırmamalı önüne geçmemelidir .<br />
4. DİN ANLAYIŞINDAKİ FARKLILIKLARA DAYALI OLUŞUMLAR<br />
Din anlayışındaki farklılıklar, haliyle yeni bir takım oluşumlara da yol açmaktadır. Bunlar mezhepler , tarikatlar ve cemaatlerdir .Şimdi bu oluşumları ayrı ayrı ele alalım.<br />
4. 1. Mezhepler<br />
''Mezhep'' kelimesi gidilecek yol anlamına gelir. Ama terim olarak bir dinde, felsefede yeni görüş ve yorum getiren çığır açan anlayış demektir. Hıristiyanlıkta Katolik ve Protestan mezhebi, İslam da Şiilik, Hanefilik, Şafilik gibi fıkıh mezhepleri veya felsefede Pisagor okulu gibi okullar birer mezheptir. Mezhepler, dinin uygulanmasını, yaşanmasını kolaylaştıran yeni yorumlardır.<br />
Peygamberimiz ve dört halife zamanında mezhepler ve tarikatlar yoktu. Bunlar daha çok Emeviler ve Abbasi'ler döneminde ortaya çıktı. İslam devleti kısa zamanda genişlemiş, yeni ülkeler fethedilmişti. Ülke genişleyince, Müslümanlar ve Müslümanlığa yeni girenler pek çok inanç ve ibadet sorunu ile karşılaştılar. Mezhep kurucuları, bu sorunları çözmek için yorumlar yaptılar. Sonradan bu yorumlar ayrı mezhep haline geldi. Bir de bazı ayetlerin anlaşılması için yeni yorumlara ihtiyaç doğdu. Bunlardan da yeni mezhepler ortaya çıktı. Daha sonra mezhepler arası anlaşmazlıklar belirdi. Taraftarlar takım tutar gibi, kendi mezheplerini üstün görmeye çalıştılar. Mezheplerin ayrımcılığa dönüşmesi zaman zaman önlenmiştir. Bazen da önlenememiştir .<br />
4.2. Tarikatlar<br />
''Tarik'' kelimesi yol demektir. ''Tarikatlar'' yollar demektir. Tarikatlar, İslam ı yaşamada farklı yöntemleri uygulayan gruplardan doğmuştur. Zaten tarikatlar, tasavvufi (mistik) bir hayat sürmek için doğmuştur. Hepsinin hedefi, önce insanın iç dünyasını temizlemek ve zenginleştirmektir. Yani insanın tabiatını, doğasında bulunan kötü duyguları kontrol altına alabilmektir. Bunun için her birinin yöntemi farklıdır. Nakşibendi ve Bektaşi tarikatlarının arzuları yenme yöntemleri çok farklıdır. Ama hepsinde iman ve ibadet esastır.<br />
Tarikatlar, tarihte ve toplumların hayatında önemli roller oynamıştır. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli gibi büyük mutasavvıflar yetişmiş ve bunlar toplum ahlakında etkili olmuşlardır. Bugün bunlar yoktur. Cumhuriyetin ilk yıllarında 1925 de Atatürk tarikatların merkezlerini kapatmıştır. Yani dergahları, tekke ve zaviyeleri kapatmış ve tarikatların faaliyetlerini yasaklamıştır. Bu sebeple Diyanet işleri Başkanlığında tarikatların da temsilcileri yoktur. Tekke ve zaviyeleri kapatan kanun, devrim kanunlarından olup değiştirilmesi teklif edilemez.<br />
4.3. Cemaatler <br />
''Cemaat'' kelimesi, bir dine inanan insanların meydana getirdiği topluluk anlamına gelir. ''Müslüman Cemaati'', ''Hıristiyan Cemaati'', ''Ermeni Cemaati'' (Ermeni kilisesine bağlı olanların topluluğu'' gibi. Kelimelerin bu anlamı, geniş anlamdır. Daha dar anlamda bir dinin mensuplarının küçük gruplara ayrılmasıdır.<br />
Aslında Türkiye'de cemaatlerin çoğu tarikatlara ait cemaatlerdir. Bunların hemen hepsinin farklı dini yorumları vardır.<br />
Cemaatler, genellikle dine hizmet etmek için ortaya çıkarlar. Bu amacı unutunca dini bütünlüğe zarar verir hale gelirler. Tarikat ve cemaatler ülkenin bütünlüğüne ve dini bütünlüğe zarar getirmezlerse, bir zenginlik olarak görülebilir.<br />
5. DİNDE ZORLAMA YOKTUR <br />
İslam dini, insanları zorla İslam a sokmayı yasaklamıştır. Çünkü imanın dil ile söylenirken kalp ile de tasdik edilmesi gerekir. Zorlayarak Müslüman edilen kişi, dıştan Müslüman görülse de içten inkar eder; hatta İslam a düşman olur. Böyle bir kimsenin Müslümanlığı da geçerli olmaz.<br />
İslam akıl dinidir. Aklını kullanan, gerekli bilgiyi edinen kişi, aklı yatarsa, düşünür, taşınır, Müslümanlığa geçer. İslam önce düşünmeyi, sonra İslam a girmeyi tavsiye eder. Bundan dolayı Allah Kuran da ''Dinde zorlama yoktur...'' buyuruyor. Hatta başka bir ayette Kuran, peygambere zorlayıcı olmadığını bildiriyor. ''Sen, onlara zor kullanacak değilsin.''<br />
İslam tarihinde dinde zorlama olmamasının güzel örnekleri vardır: Hz. Peygamber Mekke'yi fethetmeden önce, ömrü boyunca İslam düşmanlığının rehberliğini yapan birkaç kişinin ölüm Listesini ilan etmişti. Bunların hemen hepsi kaçtı ve Mekke'nin fethinden sonra gelip af dilediler ve Hz. Peygamber de onları affetti.<br />
İslamiyet bu hoşgörüsü sayesinde otuz sene gibi kısa bir zamanda üç kıtaya yayıldı. Zorla Müslüman yapılan insanlar, en kısa zamanda geri dönerler. Nitekim Sibirya'daki Yakut (Saka) Türkleri 18. yüzyılda Ruslar tarafından zorla Hıristiyanlaşmışlardır. Şimdi onlar o dinden çıkmak istiyorlar.<br />
Demek ki zorlama ile dine adam kazandırmak hem doğru değil hem de İslam ın esaslarına da aykırıdır.<br />
6. LAİKLİK, DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN GARANTİSİDİR <br />
Laiklik, devlet idaresi ile ilgili bir anlayıştır. Laik devlet, inançlara ve dinlere eşit mesafede durması gerekir. Laik devlet, dine karşı olamaz, dinsizliğe de cephe alamaz. Bunun yanında, devletin tabanını oluşturan halkın inançlarına daha çok ilgi gösterir. Laik devlet idaresinde çeşitli inançlara sahip vatandaşlar, resmen tanınır ve hak ettiği ilgiyi görür.<br />
Din ve vicdan özgürlüğü Anayasa ile güvence altına alındığından bu ilke toplumsal barışa da hizmet etmiş olmaktadır. Bu da Laiklik ilkesinin bir gereğidir. Laik devlet anlayışının özellikleri şöyle ifade edilebilir: Devlet işleri ile din işleri ayrıdır, birinin diğeri üzerine hakim olması uygun görülmemektedir .<br />
Devlet dünyevi ihtiyaçlara uygun gelecek bir yapıya göre yapılandırılmıştır.<br />
Din insanların manevi, ruhsal ihtiyaçlarını giderecek şekilde işlerini devam ettirir .<br />
Vatandaşların inanç, ibadet ve düşünce özgürlüğü devlet tarafından güvence altına alınmaktadır.<br />
Ateist (dine karşı) devlet anlayışı din özgürlüğüne karşı olduğu için, laik devlet anlayışına da karşıdır.<br />
Vatandaşın din ve vicdan özgürlüğünü sağlayacak olan anlayış, Laik devlet anlayışıdır. Bu hususu Atatürk gayet açık bir şekilde belirtmiştir:<br />
''Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet hürriyetlerini tamamıyla yerine getirmek (tekmil etmek) demektir.''<br />
Öyleyse laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün garantisidir.<br />
Laiklik ilkesi ile, devlet idaresinde akıl ve bilimin verileri esas alınır; devlet milli egemenliği esas almayı öngörür. Dini inanç ve duygularını istismar edilmesini önler.<br />
Sözlerimizi Atatürk'ün İslam dini ile ilgili iki sözü ile bitirelim: ''Bizim dinimiz, en makul, en doğal bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur.''<br />
'' İslam da özel bir sınıf yoktur. Ruhaniliği reddeden bu din, tekelciliği kabul etmez.''<br />
-alıntıdır-]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Dindeki Anlayış Farklılıkları <br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
1. DİN VE DİN ANLAYIŞI BİRBİRİNDEN FARKLIDIR<br />
<br />
Din nedir? Dinin çok çeşitli tanımları vardır. Şöyle tanımlanabilir: Din, insanlara mutluluk yollarını gösteren bir yaşama biçimidir. Din, insan hayatına anlam kazandırır; değerler katar; dünyaya bakış, evreni anlamlandırma gücü verir. Din, insanı da içine alan kutsal bir düzenin varlığına bağlanmadır. Öyleyse din insan için vardır ve onun sorunlarını çözer.<br />
Dinler, genellikle ilahi ve beşeri dinler olarak ikiye ayrılır. Bunlara gelişmiş ve gelişmemiş (kabile dinleri) dinler de denir.<br />
ilahi dinler Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıktır. Bu dinler, Tanrı'nın seçtiği peygamberlere gönderilen vahiy yoluyla gelen dinlerdir. Bu üç ilahı din dünyada en çok inananı olan dinlerdir.<br />
ilahi dinlerin farklılığı şu sebeplerden ileri gelir: a. insanlık ilerledikçe ve insanlar çoğaldıkça onların ihtiyaçları da arttı. insanların manevi ihtiyaçlarına göre, zamanın gelişimine uygun olarak, Allah dinini yeniledi. Temelde iman esasları aynı ve ortaktır: Bununla beraber İslamiyet diğerlerine göre en gelişmiş dindir.<br />
b. Dönemlerin farklılığına yeni akımlara göre ilahı dinler üzerinde yorumlar da farklılaşmıştır. Bundan dolayı Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslamiyet in kedi içinde de her dönemde farklı yorumlar çıkmıştır. İran ın, Türkiye'nin, İslam yorumu farklı olduğu gibi Şafiliğin ve Hanefiliğin yorumu da farklıdır. Hıristiyanlıkta Katolik, Protestan ve Ortodoks anlayışlarının Hıristiyanlık yorumları her dönemde farklı olmuştur. Malezya'da, Çin'deki Müslümanlar ile Yemen'deki, Sudan'daki, ispanya ve Kanada'daki Müslümanların günlük hayatla ilgili yorumları da farklıdır.<br />
C. Coğrafyanın, siyası ortamın, toplumdaki ve dünyadaki değişimlerin de etkisiyle dinlerde daima farklı bakışlar ve yorumlar oluşmuştur ve oluşacaktır. Bu, aynı zamanda aklın bir gereğidir.<br />
Bir de Budizm, Hinduizm, Konfüçyüs dini gibi dinler vardır. Bunlara Tanrısız dinler denebilir. Bunların beşeri yönü ağır basmıştır. Peygamber yerine bu dinlerin kurucuları vardır. Bu dinlerde de yukarıdaki sebeplerden dolayı değişmeler, bozulmalar ve farklı yorumlar çıkmıştır.<br />
Demek ki, din anlayışları da dinler de birbirinden farklıdır ve farklı olmaya devam edecektir.<br />
2. DİN ANLAYIŞINDAKİ FARKLILIKLAR ZENGİNLİKTİR.<br />
Din anlayışları, olaylar ve gelişmeler üzerine yorumlar daima birbirinden farklıdır. Çünkü olaylar üzerine düşünceler farklıdır. Bu farklılık bir zenginliktir. Dinin çeşitli boyutları vardır. Bunlar: a. inanç (Amentü), b. yaşantı (Tecrübe), C. ibadet, ç. bilgi, d. ahlak, f. toplum ve evren boyutlarıdır.<br />
Farklı din anlayışları, demokratik idarelerde daha rahat yaşarlar ve daha rahat gelişirler. Demokrasi bir inanç ve kültür zenginliğine dayanır. Demokratik idarelerde, inanç farlılıkları kendilerini daha rahat korurlar. Şu halde din anlayışındaki farklılık, her yönden zenginliktir.<br />
3. DİN ANLAYIŞLARINDAKİ FARKLILIKLARIN SEBEPLERİ<br />
Din anlayışlarında pek çok farklılık vardır. Bunların bir çok sebepleri vardır. Toplumlardaki değişmeler, uygarlıktaki, teknolojideki, bilimdeki hızlı gelişmeler, iklim farkları, coğrafi özelliklerin farklılığı dini yorum farklılığına da yol açmaktadır. Bunların gerisindeki esas sebepler var ki bunlar daha değişik sebeplerdir. Şimdi onları ayrı ayrı inceleyelim:<br />
3.1. İnsanın Yapısı<br />
insan en üstün yapılı yaratıktır. Bundan dolayı yapısı çok karmaşıktır. Beden yapısındaki birçok sır çözülmüştür. Fakat, çözülmeyenler daha çoktur. Ruhsal yapısı daha karmaşıktır. Bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen, beynimizin daha çok küçük bir bölümünü bilebiliyoruz. insanın kalbi ayrı bilmece, kafası ayrı ilmece! Aklı derseniz daha da farklıdır.<br />
Bunun yanında insanların zevkleri de farklıdır. Bazıları hafif müzikten, bazıları klasik müzikten, bazıları caz müziğinden, bazıları halk müziğinden, bazıları da hepsinden birden hoşlanırlar. Bir kısım insanlar da hiç birinden hoşlanmazlar. Resim, heykel, mimari anlayışları da farklıdır. Bu farklılık, hem kültürlerin çeşitliliğinden hem de kabiliyetlerin değişik olmasından ileri gelir.<br />
insanların fizik yapıları da farklıdır. Boyları, yüz görünüşü, gövdeleri, kol ve bacakları da faklıdır. Bütün insanlarda ağız, burun, kulak, kaş, göz olduğu halde hepsinin yüz güzelliği farklıdır. Biz, tanıdığımız binlerce insanı hiç karıştırmadan ayırtabiliyoruz. Amcamıza dayı, dayımıza amca veya öğretmenim demiyoruz.<br />
Bunun gibi insanların ruhları da, ruh dünyaları da çok daha farklıdır. Sevgileri farklı, saygıları farklı, tepkileri farklıdır. Bu farklılıklar onların ruh dünyasının zenginliğinden ileri gelir. insanların hayal dünyaları da çok farklıdır.<br />
Dış yapısı, iç dünyası, duyguları, düşünceleri, düşünce biçimleri (zihniyetleri), davranışları. inanışları, hayalleri bu kadar farklı olan insanların inanışlarının da farklı olması gerekir. Dini inancı, ibadet biçimlerini farklı şekilde algılayan insanlar farklı biçimde yorumlama yaparlar; böylece farklı din anlayışları ortaya çıkar.<br />
3.2. Siyaset<br />
Siyaset insanları, toplumları ve devleti yönetme şeklidir. Siyası hayat, bir uygulama ve eylem hayatıdır. Siyasetteki her partinin ve siyası kişinin hedefi iktidara gelmek, devleti yönetmektir. Siyası faaliyet, her zaman mücadele ister. Günlük olayların gelişmesi, dünyadaki hızlı değişimler, siyasal ve toplumsal hayatı da hemen et kiler, hatta siyasetin yön değiştirmesine yol açar. Bazen bu yön değiştirme, toplumun ve devletin iradesi dışında olur; yani dıştan başka güçlerin baskısıyla meydana gelir .<br />
Toplum, bu çabuk değişmeye ayak uyduramayabilir. O zaman inançlarının, değerlerinin yıpranmasını önlemek ister. Dünyanın bu kaygan zemininde tutunabilmek zordur. Toplumlarda bu gün din yükselen değer olmuştur. Çünkü bireyler ve toplumlar gönlünü dindirecek, kalbine huzur verecek değişmez inançlara ihtiyaç duyuyor. Dinin desteklediği ahlaka ihtiyaç duyuyor.<br />
3.3. Ortam ve Kültür<br />
Din anlayışındaki farklılıkların sebeplerinden birisi de ortam ve kültürdür. Siyaset ortamın farklı oluşu, ticari ortamın çeşitliliği, toplumsal ortamı da her zaman etkilemiştir. Toplumsal ortamın farklılığı dini ortamı da her zaman etkisi altına alır.<br />
Toplumdaki siyasi, ticari, sınai, mali ve sportif grupların farklı olması doğaldır. Bu grupların dernekler, vakıflar, klüpler, sendikalar gibi sivil toplum kuruluşlarının istekleri, ihtiyaçları da farklıdır. Bu ihtiyaçlar, maddi (parasal) olduğu gibi manevi (dini-ahlaki) yöndeki ihtiyaçlar da olabilir. ihtiyaçların çeşitliliği, farklı yeni dini yorumların da ortaya çıkmasına yol açar.<br />
işte çeşitli ortamların, onların gruplarının farklı oluşu dini anlayıştaki farklılıkları artıran etkenlerden biridir.<br />
3.4. Kültür<br />
Kültür, insanın tabiata ilave ettiği her şeydir. Yani doğal olana insanın katkılarıdır: Dil, bilim, mimari, sanat, teknik gibi. Kültür bir milletin seçtiği hayat biçimidir; yaşayış tarzıdır. Giyimi-kuşamı, beslenmesi, davranışı, ilişkileri gibi. Kültür insanların ve toplulukların dünyayı anlama şeklidir, yorumlama biçimidir.<br />
Şu halde Türkiye'de İslam inançlar, etkili ve birleştirici olmakla beraber, genel karakteriyle ülkemizde milli kültür egemendir. Diğerleri, yorum ve algılama farklarından, coğrafi şartlardan doğan çeşitlilikler ve zenginliklerdir. Milli kültürün oluşumunda en önemli etken, İslam dinidir. Her Müslüman selamlaşır, Allah'ın emri peygamberin kavli (uygulaması) ile evlenir. Bayramı, kurbanı, sadakası, zekatı, haccı, Ramazanı ortaktır. Bunlar, farklılıkların ayrılmasını önleyen ortak paydalardır.<br />
3.4. Ekonomi<br />
Ekonomi, mal üretimi, bunların dağıtımı, tanıtımı, pazarlanması, tüketicilere ulaştırılması ve bu konudaki ilişkililerin düzenlenmesi ve yürütülmesidir. Ekonomik faaliyet alanları , çok değişik ve çeşitlidir: Ekonomik hayat, para ile oluşur .Sermaye (ana para) ye dayanır, karla gelişir. Para da yeterli değildir. Akılcı projelerle düzenli çalışma ister. Fakat para ve çalışma da yeterli değildir. Gerçi ekonomik hayat bunlara dayanır ama; sacayağının üçüncü bir ayağı var ki, onsuz ekonomi hiç yürümez. O da güven (kredi) dir. Güven ruhsal bir etkendir. Öte yandan devletlerin kredileri de vardır. Güven vermeyen devlete kredi açılmaz, yatırım yapılmaz, turist gelmez. Bütün bunlar da ekonomik hayatı alt üst eder. Bazen bir söylenti piyasaların alt üst eder bazen bir söylenti piyasaların alt üst olmasına yol açar Bu çok değişken ve kaygan ekonomik hayat, geçim derdi dolayısıyla herkesi ilgilendirir. Tüm bu farklılıklar, kültürel, toplumsal ve dini hayatın uygulamadaki zenginlikleridir .Demokrasi böylelikle daha kolay benimsenir daha kolay yerleşebilir . Yalnız yerellikler, çok yerel yorumlar, dinin evrensel boyutlarını darlaştırmamalı önüne geçmemelidir .<br />
4. DİN ANLAYIŞINDAKİ FARKLILIKLARA DAYALI OLUŞUMLAR<br />
Din anlayışındaki farklılıklar, haliyle yeni bir takım oluşumlara da yol açmaktadır. Bunlar mezhepler , tarikatlar ve cemaatlerdir .Şimdi bu oluşumları ayrı ayrı ele alalım.<br />
4. 1. Mezhepler<br />
''Mezhep'' kelimesi gidilecek yol anlamına gelir. Ama terim olarak bir dinde, felsefede yeni görüş ve yorum getiren çığır açan anlayış demektir. Hıristiyanlıkta Katolik ve Protestan mezhebi, İslam da Şiilik, Hanefilik, Şafilik gibi fıkıh mezhepleri veya felsefede Pisagor okulu gibi okullar birer mezheptir. Mezhepler, dinin uygulanmasını, yaşanmasını kolaylaştıran yeni yorumlardır.<br />
Peygamberimiz ve dört halife zamanında mezhepler ve tarikatlar yoktu. Bunlar daha çok Emeviler ve Abbasi'ler döneminde ortaya çıktı. İslam devleti kısa zamanda genişlemiş, yeni ülkeler fethedilmişti. Ülke genişleyince, Müslümanlar ve Müslümanlığa yeni girenler pek çok inanç ve ibadet sorunu ile karşılaştılar. Mezhep kurucuları, bu sorunları çözmek için yorumlar yaptılar. Sonradan bu yorumlar ayrı mezhep haline geldi. Bir de bazı ayetlerin anlaşılması için yeni yorumlara ihtiyaç doğdu. Bunlardan da yeni mezhepler ortaya çıktı. Daha sonra mezhepler arası anlaşmazlıklar belirdi. Taraftarlar takım tutar gibi, kendi mezheplerini üstün görmeye çalıştılar. Mezheplerin ayrımcılığa dönüşmesi zaman zaman önlenmiştir. Bazen da önlenememiştir .<br />
4.2. Tarikatlar<br />
''Tarik'' kelimesi yol demektir. ''Tarikatlar'' yollar demektir. Tarikatlar, İslam ı yaşamada farklı yöntemleri uygulayan gruplardan doğmuştur. Zaten tarikatlar, tasavvufi (mistik) bir hayat sürmek için doğmuştur. Hepsinin hedefi, önce insanın iç dünyasını temizlemek ve zenginleştirmektir. Yani insanın tabiatını, doğasında bulunan kötü duyguları kontrol altına alabilmektir. Bunun için her birinin yöntemi farklıdır. Nakşibendi ve Bektaşi tarikatlarının arzuları yenme yöntemleri çok farklıdır. Ama hepsinde iman ve ibadet esastır.<br />
Tarikatlar, tarihte ve toplumların hayatında önemli roller oynamıştır. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli gibi büyük mutasavvıflar yetişmiş ve bunlar toplum ahlakında etkili olmuşlardır. Bugün bunlar yoktur. Cumhuriyetin ilk yıllarında 1925 de Atatürk tarikatların merkezlerini kapatmıştır. Yani dergahları, tekke ve zaviyeleri kapatmış ve tarikatların faaliyetlerini yasaklamıştır. Bu sebeple Diyanet işleri Başkanlığında tarikatların da temsilcileri yoktur. Tekke ve zaviyeleri kapatan kanun, devrim kanunlarından olup değiştirilmesi teklif edilemez.<br />
4.3. Cemaatler <br />
''Cemaat'' kelimesi, bir dine inanan insanların meydana getirdiği topluluk anlamına gelir. ''Müslüman Cemaati'', ''Hıristiyan Cemaati'', ''Ermeni Cemaati'' (Ermeni kilisesine bağlı olanların topluluğu'' gibi. Kelimelerin bu anlamı, geniş anlamdır. Daha dar anlamda bir dinin mensuplarının küçük gruplara ayrılmasıdır.<br />
Aslında Türkiye'de cemaatlerin çoğu tarikatlara ait cemaatlerdir. Bunların hemen hepsinin farklı dini yorumları vardır.<br />
Cemaatler, genellikle dine hizmet etmek için ortaya çıkarlar. Bu amacı unutunca dini bütünlüğe zarar verir hale gelirler. Tarikat ve cemaatler ülkenin bütünlüğüne ve dini bütünlüğe zarar getirmezlerse, bir zenginlik olarak görülebilir.<br />
5. DİNDE ZORLAMA YOKTUR <br />
İslam dini, insanları zorla İslam a sokmayı yasaklamıştır. Çünkü imanın dil ile söylenirken kalp ile de tasdik edilmesi gerekir. Zorlayarak Müslüman edilen kişi, dıştan Müslüman görülse de içten inkar eder; hatta İslam a düşman olur. Böyle bir kimsenin Müslümanlığı da geçerli olmaz.<br />
İslam akıl dinidir. Aklını kullanan, gerekli bilgiyi edinen kişi, aklı yatarsa, düşünür, taşınır, Müslümanlığa geçer. İslam önce düşünmeyi, sonra İslam a girmeyi tavsiye eder. Bundan dolayı Allah Kuran da ''Dinde zorlama yoktur...'' buyuruyor. Hatta başka bir ayette Kuran, peygambere zorlayıcı olmadığını bildiriyor. ''Sen, onlara zor kullanacak değilsin.''<br />
İslam tarihinde dinde zorlama olmamasının güzel örnekleri vardır: Hz. Peygamber Mekke'yi fethetmeden önce, ömrü boyunca İslam düşmanlığının rehberliğini yapan birkaç kişinin ölüm Listesini ilan etmişti. Bunların hemen hepsi kaçtı ve Mekke'nin fethinden sonra gelip af dilediler ve Hz. Peygamber de onları affetti.<br />
İslamiyet bu hoşgörüsü sayesinde otuz sene gibi kısa bir zamanda üç kıtaya yayıldı. Zorla Müslüman yapılan insanlar, en kısa zamanda geri dönerler. Nitekim Sibirya'daki Yakut (Saka) Türkleri 18. yüzyılda Ruslar tarafından zorla Hıristiyanlaşmışlardır. Şimdi onlar o dinden çıkmak istiyorlar.<br />
Demek ki zorlama ile dine adam kazandırmak hem doğru değil hem de İslam ın esaslarına da aykırıdır.<br />
6. LAİKLİK, DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN GARANTİSİDİR <br />
Laiklik, devlet idaresi ile ilgili bir anlayıştır. Laik devlet, inançlara ve dinlere eşit mesafede durması gerekir. Laik devlet, dine karşı olamaz, dinsizliğe de cephe alamaz. Bunun yanında, devletin tabanını oluşturan halkın inançlarına daha çok ilgi gösterir. Laik devlet idaresinde çeşitli inançlara sahip vatandaşlar, resmen tanınır ve hak ettiği ilgiyi görür.<br />
Din ve vicdan özgürlüğü Anayasa ile güvence altına alındığından bu ilke toplumsal barışa da hizmet etmiş olmaktadır. Bu da Laiklik ilkesinin bir gereğidir. Laik devlet anlayışının özellikleri şöyle ifade edilebilir: Devlet işleri ile din işleri ayrıdır, birinin diğeri üzerine hakim olması uygun görülmemektedir .<br />
Devlet dünyevi ihtiyaçlara uygun gelecek bir yapıya göre yapılandırılmıştır.<br />
Din insanların manevi, ruhsal ihtiyaçlarını giderecek şekilde işlerini devam ettirir .<br />
Vatandaşların inanç, ibadet ve düşünce özgürlüğü devlet tarafından güvence altına alınmaktadır.<br />
Ateist (dine karşı) devlet anlayışı din özgürlüğüne karşı olduğu için, laik devlet anlayışına da karşıdır.<br />
Vatandaşın din ve vicdan özgürlüğünü sağlayacak olan anlayış, Laik devlet anlayışıdır. Bu hususu Atatürk gayet açık bir şekilde belirtmiştir:<br />
''Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet hürriyetlerini tamamıyla yerine getirmek (tekmil etmek) demektir.''<br />
Öyleyse laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün garantisidir.<br />
Laiklik ilkesi ile, devlet idaresinde akıl ve bilimin verileri esas alınır; devlet milli egemenliği esas almayı öngörür. Dini inanç ve duygularını istismar edilmesini önler.<br />
Sözlerimizi Atatürk'ün İslam dini ile ilgili iki sözü ile bitirelim: ''Bizim dinimiz, en makul, en doğal bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur.''<br />
'' İslam da özel bir sınıf yoktur. Ruhaniliği reddeden bu din, tekelciliği kabul etmez.''<br />
-alıntıdır-]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[ENDÜLÜS'TE RAKS <br />
<br />
Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı... <br />
Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı... <br />
<br />
Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir. <br />
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir. <br />
<br />
Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri, <br />
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri... <br />
<br />
Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır; <br />
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır. <br />
<br />
Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü, <br />
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü... <br />
<br />
Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir; <br />
İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir. <br />
<br />
Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi; <br />
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi... <br />
<br />
Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli... <br />
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli.. <br />
<br />
Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle, <br />
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'<br />
<br />
 YAHYA KEMAL BEYATLI<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ENDÜLÜS'TE RAKS <br />
<br />
Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı... <br />
Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı... <br />
<br />
Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir. <br />
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir. <br />
<br />
Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri, <br />
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri... <br />
<br />
Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır; <br />
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır. <br />
<br />
Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü, <br />
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü... <br />
<br />
Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir; <br />
İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir. <br />
<br />
Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi; <br />
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi... <br />
<br />
Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli... <br />
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli.. <br />
<br />
Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle, <br />
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'<br />
<br />
 YAHYA KEMAL BEYATLI<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[KON KELEBEK<br />
<br />
Kon kon kelebek Yaz tez geçecek<br />
Yaldızlı böcek Ömrün bitecek<br />
Kon işte sana Kon işte sana<br />
Bir gonca çiçek. Bir gonca çiçek<br />
Benim adım kelebektir<br />
İşim gücüm eğlenmektir<br />
Kanatlarım tülden ipek<br />
Dolaşırım çiçek çiçek<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KON KELEBEK<br />
<br />
Kon kon kelebek Yaz tez geçecek<br />
Yaldızlı böcek Ömrün bitecek<br />
Kon işte sana Kon işte sana<br />
Bir gonca çiçek. Bir gonca çiçek<br />
Benim adım kelebektir<br />
İşim gücüm eğlenmektir<br />
Kanatlarım tülden ipek<br />
Dolaşırım çiçek çiçek<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[]]></title>
			<link></link>
			<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:29:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false"></guid>
			<description><![CDATA[KINALI KIZIM<br />
Ah kızım kızım,kınalı kızım Ah kızım kızım,kınalı kızım<br />
Bir tek yıldızım. Bir tek yıldızım<br />
Seni de bir bahçıvan istiyor Seni de bir kral istiyor <br />
Vereyim kızım. Vereyim kızım.<br />
Ah ana ana,dilleri yana, Ah ana ana,dilleri yana,<br />
Ben varmam ona Ben varmam ona <br />
Onunda çizmeleri vardır Onunda parası çoktur <br />
Yıkatır bana. Saydırır bana. <br />
Ah kızım kızım,kınalı kızım Ah kızım kızım,kınalı kızım<br />
Bir tek yıldızım Bir tek yıldızım<br />
Seni de bir doktor istiyor Seni de bir öğretmen istiyor<br />
Vereyim kızım. Vereyim kızım.<br />
Ah ana ana,dilleri yana Ah ana ana,dilleri yana<br />
Ben varmam ona Ben varırım ona<br />
Onunda iğnesi vardır Onunda hiçbir şeyi yoktur<br />
Batırır bana. Yaptırmaz bana.<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KINALI KIZIM<br />
Ah kızım kızım,kınalı kızım Ah kızım kızım,kınalı kızım<br />
Bir tek yıldızım. Bir tek yıldızım<br />
Seni de bir bahçıvan istiyor Seni de bir kral istiyor <br />
Vereyim kızım. Vereyim kızım.<br />
Ah ana ana,dilleri yana, Ah ana ana,dilleri yana,<br />
Ben varmam ona Ben varmam ona <br />
Onunda çizmeleri vardır Onunda parası çoktur <br />
Yıkatır bana. Saydırır bana. <br />
Ah kızım kızım,kınalı kızım Ah kızım kızım,kınalı kızım<br />
Bir tek yıldızım Bir tek yıldızım<br />
Seni de bir doktor istiyor Seni de bir öğretmen istiyor<br />
Vereyim kızım. Vereyim kızım.<br />
Ah ana ana,dilleri yana Ah ana ana,dilleri yana<br />
Ben varmam ona Ben varırım ona<br />
Onunda iğnesi vardır Onunda hiçbir şeyi yoktur<br />
Batırır bana. Yaptırmaz bana.<br />
]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>